Atlantik’in iki yakasındaki Avrupa ile ABD arasındaki ekonomik, siyasi, askeri ilişkiler, 2025’te, Donald Trump’ın ikinci kez başkanlık koltuğuna oturmasıyla adeta her an depreme dönüşecek bir fay hattına dönüştü. Birinci başkanlık döneminde (2017-21) yarım kalan hesabı bu kez tamamlama mahiyetinde mesajlar veren Trump’ın ikinci dönemine hızlı başladığı söylenebilir. “America First” (önce Amerika) diyerek ABD burjuvazisinin çıkarlarını korumayı, bu temelde ilk iş olarak iç pazarı kontrol altına almayı her şeyin üzerine koyarken, bunun için yayımladığı gümrük vergileri tarifesi, 2025’e damgasını vuran olaylardan biri oldu. ABD’nin fazla ithalat yaptığı ülkeler ve sektörler dikkate alınarak hazırlanan listeden en fazla nasibini alanların arasında, Avrupa, özellikle de Almanya da yer aldı.
Trump, birinci başkanlık döneminden önce seçim meydanlarında açıktan “ABD sokaklarında dolaşan Alman arabalarından duyduğu rahatsızlığı” dillendirirken, ikinci başkanlık döneminde ilan ettiği yüksek gümrük vergileriyle piyasalarda büyük şok dalgaları yarattı. Ancak, yapılan pazarlıkların ardından AB menşeli mallar için toplam gümrük vergisi yüzde 15 olarak belirlendi. Bu oran çelik ve alüminyumda yüzde 50’ye çıkarıldı. Çelik, alüminyum ve otomobil dışında daha önce ortalama gümrük vergileri yüzde 2’nin altındaydı.
Çin ve ABD’den sonra dünya sıralamasında 1.5 trilyon dolar ile üçüncü büyük ihracat ülkesi olan Almanya’nın Trump’ın gümrük vergilerinden ne kadar etkilendiği asıl olarak 2025 ve 2026 verilerinde görülecek. Almanya’nın 2024’te en fazla ihracat yaptığı ülke 161 milyar dolar ile ABD idi. İkinci sırada ise 157 milyar dolar ile Çin geliyordu.
Trump’ın Avrupa’dan ABD’ye ihracatı azaltmak için yaptığı hamlenin, özellikle ihracata dayalı sektörlerde önemli etkilerde bulunduğu ve bu etkilerin önümüzdeki yıllarda da süreceği anlaşılıyor. Bunun sonucu olarak fabrika kapanmaları, işten atmalar artık sıradan bir hal almış durumda. Avrupa sanayi devlerinin bacaları Trump’ın gümrük duvarları gölgesinde sönmeye başladı bile…
Avrupa, askeri harcamalar, yüzde 5 ve NATO
Trump’ın Avrupa’yı peşinde sürüklediği bir diğer önemli gelişme ise Hollanda’nın Lahey kentindeki NATO zirvesinde, 2035 yılına kadar, askeri harcamalar oranını yüzde 2’den yüzde 5’e çıkarması oldu. Her fırsatta ABD’nin NATO’nun yükünü çektiğini, Avrupa’nın güvenliğinin ABD’ye pahalıya mal olduğunu ifade eden Trump ve ekibi, böylece bütün NATO ülkelerine gayrisafi milli hasılalarının yüzde 5’ini askeri harcamalara ayırmalarını dayattı. Ayak direyen, itiraz eden olmadı. Bunda, Avrupa ülkelerinin kendi emperyalist politikalarını askeri yollarla hayata geçirmek istemesi de büyük bir rol oynadı. Trump’ın çağrısı bir bakıma fırsat olarak görüldü. 2024’te ABD’nin bütçeden silahlanmaya ayırdığı oran yüzde 3.4 idi. Bu oran Trump’ın birinci başkanlık döneminde, 2020, yüzde 3.6’ya kadar çıkmıştı. 2020 ile bir karşılaştırma yapıldığında Almanya’nın ayırdığı miktar yüzde 1.3’ten yüzde 2’ye çıktı. Yüzde 5 ise birçok Avrupa ülkesi için çok yüksek. ABD’nin Avrupa’nın güvenliğinin maliyetini daha fazla üstlenmek istemediğini açık olarak ifade eden Trump, askeri harcamaları artırmayı dayatmakla aynı zamanda silah tekellerinin devasa kârlar elde etmesine de davetiye çıkarmış oldu. Silahlanmaya ayrılacak bütçe payının artması, çoğu ABD ve Avrupa menşeli olan silah tekellerinden daha fazla sipariş anlamına geliyor. SIPRI tarafından yayımlanan raporlarda da bu açık olarak görülebiliyor.
Ukrayna: Trump-Putin pazarlığı ve Avrupa’nın itirazları
Gümrük vergileri ve askeri harcamalarda Avrupa’yı dezavantajlı hale ve hizaya getiren Trump ve ekibinin aynı şeyi bir diğer önemli konu olan Ukrayna savaşında tam olarak başardığı söylenemez. Göreve başladığında Ukrayna savaşını hemen bitireceğinin propagandasını yapan Trump, daha sonra bu temelde pek çok girişim başlattı. Ukrayna ile Rusya arasında Doha ve İstanbul’da doğrudan ve dolaylı görüşmelerin yapılması sağlandı. Bunların sonucu olarak 15 Ağustos’ta Alaska’da Rusya Lideri Putin ile savaşın başladığı şubat 2022’den bu yana ilk doğrudan görüşme gerçekleştirildi.
Buraya kadar olan diplomatik girişimlerde, Ukrayna savaşının parçası olan Avrupa’yı sürecin dışında tutan, Avrupa’sız bir pazarlık masası kurarak Ukrayna’nın zenginliklerini Rusya ile paylaşmayı amaçlayan Trump’ın planlarının bir bölümü Avrupa’nın itirazları nedeniyle gerçekleşemedi. Ukrayna’nın nadir elementlerine el koymak için Zelenskiy’ye dayattığı anlaşmayı imzalatmayı başarırken savaşı bitiremedi. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana birlikte hareket eden ABD ve Avrupa, “barış” diplomasisinde karşı karşıya geldi. Çünkü, barış durumunda zenginliklerin nasıl paylaşılacağında önemli görüş ayrılıkları mevcut. 14-15 Aralık’ta Berlin’de süren görüşmelerde Avrupa, öncesinde göre Ukrayna barış müzakerelerinde ağırlığını kısmen artırırken bunun ne kadarının hayat bulacağı ise belirsizliğini korumaya devam ediyor. Trump’ın savaşı bitirme vaadinin yerine gelmemesinde Avrupalı emperyalist ülkelerin pastadan pay almak için göstermiş olduğu gayret etkili oldu.
Bir bütün olarak Avrupa’yı kendi emperyalist çıkarlarına yedekleyemeyen Trump ve ekibi, bunun sonucu olarak hazırladıkları ulusal güvenlik stratejisinde, genel olarak Avrupa küçük düşürülerek, aşağılanarak, mevcut hükümetler yerine kendileriyle uyumlu olacak aşırı sağ partilerin destekleneceği mesajı net olarak verildi. Bu aynı zamanda, Trump ve ekibinin istediklerini olduğu gibi yerine getirmeyenlere bir tehdit olarak da okunabilir.
Denilebilir ki; ABD’nin transatlantik ilişkilerden beklentisi -Trump’tan bağımsız olarak- Avrupa’nın bir bütün olarak dünyanın yeniden paylaşım mücadelesinde ABD’nin yedeği haline gelmesidir. Bu nedenle, asıl rakip/düşman olarak ilan ettiği Çin’e karşı, Rusya’yı da içine alacak geniş bir ittifakın hayali kuruluyor.
2025’te olanlar, transatlantik ilişkilerin önümüzdeki yıl da gerilim hattında kalmaya devam edeceğini gösteriyor. Özellikle Almanya, Fransa ve İngiltere kendi çıkarlarını önceleyerek, her şart altında ABD’ye yedeklenmek istemediklerine dair çıkışlar yapmaya devam edecek. Güçlerinin buna yetip yetmediğinden bağımsız olarak, itirazlar yükseldikçe Trump ve ekibi Avrupa’yı içeriden bölme politikasına hız verecek. Bu nedenle önümüzdeki yıl ve yıllar hem transatlantik ilişkiler hem de Avrupa’nın birliği açısından adeta “kader” yılları olacak.



