Şili solu başkanlık seçimlerinin ikinci turuna seçimleri ne kadar iyi ya da kötü bir sonuçla kaybedecekleri üzerine hesaplar yaparak girerken, asıl merak konusu ülkeyi 2026-2030 arasında yönetmesi anketlere göre kesin gibi görünen aşırı sağcı José Antonio Kast’ın yönetim tarzının ne olacağı. Demokrasiye dönüşten bu yana siyasi çizgisini Pinochet rejiminden ayırmayan ilk sağcı olma özelliğine sahip olan Kast, darbeyi ve Pinochet rejimini haklı ve yerinde bulduğunu gizlememekle kalmıyor, Pinochet sağ olsaydı kendisine oy vereceğini söyleyerek bu mirasın günümüzdeki temsilciliğini de üstleniyor. 9 çocuk sahibi, kürtaj ve ertesi gün hapı karşıtı, siyasetin Tanrı, aile ve vatan ekseninde yapılması gerektiğini her fırsatta savunan Kast’ın seçimleri kazanmasının neredeyse kaçınılmaz olması bölgedeki diğer aşırı sağcı hükümet ve hareketleri de büyük ölçüde heyecanlandırmış durumda.
Ancak Kast’ın kampanya süresince kullandığı dil bölgedeki diğer aşırı sağcı örneklerdeki kültür savaşlarından biraz farklılaşmakta. Siyasi kariyerine geleneksel merkez sağın bayrak gemisi olan UDI’de başlayan Kast, 2010’ların ortasından itibaren UDI liderliği ile anlaşamayarak partiden ayrılmış, aşırı sağ bir siyasi çizgiyi savunduğu bir kampanya ile başkanlık seçimlerine girmişti. Daha sonra kurduğu Cumhuriyetçi Parti ile UDI’nin bir kısmını kendi saflarına çekmiş, ancak ikinci defa aday olduğu ve ikinci tura kalmayı başardığı başkanlık seçimlerinde kullandığı aşırı sağ söylem ile merkez sağ seçmeni sol aday Gabriel Boric’e kaybederek başkanlık koltuğunu kaybetmişti. Kast, son on yıl içinde sadece başkanlığı elde edebilecek güce ulaşmadı, aynı zamanda hem kendi partisini kurumsallaştırmayı başardı hem de Şili’de siyasetin tartıştığı ana temaları belirleyebilir hale geldi.
Bugün Şili’deki siyasi tartışmanın ana eksenini Kast’ın güvenlikçi ve milliyetçi söylemi belirliyor denilebilir. Toplumsal olarak ülkede artan bir asayiş problemi olduğuna, uyuşturucu kaçakçılığının ülkeyi istikrarsızlaştırdığına, bu ilk iki konu ile bağlantılı olarak da yasa dışı göçmenlerin artık ülkeden çıkartılması gerektiğine yönelik bir konsensüs oluşmuş durumda. Bu bağlamda Kast, Pinochet’in mirası, kadın hakları, kürtaj, eşcinsel evlilik gibi konularda fikrini değiştirmemiş olsa da siyasal tartışmanın düzlemini güvenlik ve asayiş meselelerine yoğunlaştırmayı başarmış, istikrar ve güvenlik sağlayacak yegâne aktör olarak ortaya çıkmış bulunuyor.
Kast, Bolsonaro ya da Milei gibi kendisini siyasi seçkinlerin dışında tanımlamıyor, ya da ABD Başkanı Donald Trump gibi alışılmışın dışında bir tarz ve söyleme sahip değil. Aşırı sağın artık alameti farikası olmuş bir kültür savaşının şövalyeliğine de soyunmadan, geleneksel siyasal yöntem ve söylemlerle merkez siyaseti sağın en sağına çekerek muğlak bir siyasi ajandayı iktidara taşıyor. Birçok yorumcunun ağızbirliği etmişçesine savunduğu, karşısındaki adayın ‘çok solcu’ olması da geleneksel olarak sağın ve merkez siyasetin hakim olduğu Şili’de, güvenlik diskurunun patlama yaptığı bir dönemde kendisini güçlendiren bir husus olarak gösteriliyor.
Başkan seçildikten sonra belki de Kast’ın en çok zorlanacağı konu ise güvenlik ve asayiş meselesinden farklı olarak Şili’nin içerisinde bulunduğu ekonomik durgunluğu aşmak olacak. En nihayetinde güvenlik konularının büyük bir kısmı kamusal algının bir parçası olarak mühendisliğe tabii tutulabilir. Ancak Şili ekonomisi uzun zamandır büyüme momentini kaybetmiş durağan bir döngüye girmiş görüntüsü veriyor. Bu bağlamda Kast’ın asıl muhafazakar politikaları bu alanda uygulayacağını görmek şaşırtıcı olmayacaktır.



