Bir köy okulunda öğretmenliğe başlamadan tanıştığım Öğretmenler Sendikası’nın her kademesinde 36 yıl çalıştım.
Yirmi yılı aşkın genel sekreter olarak görev yapmam bana belli bir vizyon kazandırmış olmakla birlikte, sendikadan ayrıldıktan sonra olaylara çemberin dışından daha geniş bir vizyonla bakmanın yararlı olduğunu gözlemlemekteyim.
Kıbrıs sorunu özelinde, ülkemizde devam eden bölünme ve işgalin sürdürülemeyeceğinin açık işaretlerini almaktayız.
Küresel güçlerin “yeni dünya düzeni doktrinine” göre, Orta Doğu coğrafyasında yaşanan gelişmeler, Kıbrıs sorununun çözümünün de yakın olduğunu göstermektedir.
Özellikle, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalar sürecin nereye gittiğini göstermektedir.
Adamızın kuzeyindeki partiler ve sendikaların konuya olan duyarsızlıklarını üzülerek izlemekteyim.
Vizyondan yoksun, tamamen popülist yaklaşımlarla üyelerini ve vatandaşların gözünü boyayan rutine binmiş basın açıklamaları ile oluşturdukları konfor alanının dışına çıkmak istemeyen bir görüntü ile karşı karşıyayız.
Kıbrıs sorunu, yaşadığımız tüm sorunların anasıdır.
Konuya duyarlı her iki toplumdan siyasi parti, sendika ve örgütlerle ortak inisiyatif alarak siyaseti zorlamak, ortak vizyon oluşturmak, toplumların yakınlaşmalarına katkı koymak, ekonomik ve sosyal ilişkilerin gelişmesine yönelik öneriler üretmek, siyasetin boşluğunu doldurmak, ırkçılığı, şovenizmi, ayrımcılığı engelleyecek çaba içine girmek dururken, inisiyatifi tamamen Ankara’nın güdümündeki siyasetçilere terk etmişlerdir.
Kıbrıs Türk toplumunun toplumsal haklarını savunmaktan uzak durmaya ve “siyaseti sadece meclistekiler yapsın” anlayışıyla hareket edilmektedir.
Her gün şikâyet ettikleri geçiş kapıları ile ilgili iki tarafı zorlayacak girişimler yapma yerine, Ankara’dan talimat bekleyen bizdeki kukla yöneticilerin adım atmasını bekleyerek, sorunun devamına katkı yapmaktadırlar.
Geçmişte, Lokmacı, Derinya ve Aplıç geçiş kapılarının açılması için siyasi partileri, esnafı, yerel yönetimleri harekete geçiren çabayı bile örnek almaktan kaçan bir yaklaşım söz konusudur.
Kıbrıs sorununun çözümünü gündemine almaktan kaçan ve sadece rejimin çizdiği sınırlar içinde oynayan bu anlayışı en güzel özetleyen olay masum beş Kıbrıslı vatandaşın düzmece bir senaryo ile tutuklanmasına sendikaların ve siyasi partilerin hiçbir tepki vermemeleri gösterilebilir.
Rejimin tepkisini çekmemek adına, masum insanlara Rum oldukları için sahip çıkmayan, bir bildiri dahi yayınlamaktan aciz, siyasi parti ve sendikaların Kıbrıs sorunu konusunda adım atmalarını beklemek ölü gözünden yaş beklemek demektir.
Bölgemizde yaşanan siyasi gelişmeleri değerlendirip, gelecek olan dayatmalara karşı vizyon yaratmak ise hiç gündemlerinde yoktur.
Siyaset üretmeyi ve siyaseti sadece Recep Tayyip Erdoğan olarak görüp, Kıbrıs’ın kuzeyindeki siyaseti tamamen Ankara Hükümeti’nin seçimlerde onay verdiği siyasetçilere terk ederek, dünyadan kopuk gün geçirilmektedir.
Hayat pahalılığı, asgari ücret ve alım gücünün düştüğü ile ilgili basına her gün verdikleri beyanların esas amacı iş yapıyor görünmektir.
İlkokullarda “Belirli Gün ve Haftalar” adında bir uygulama vardır. Buna göre yıl içindeki uluslararası ve yerel, belli günler, programa alınıp, etkinlikler yapılmaktadır.
İşte sendikaların da yaptığı bundan farksızdır. Belirli günlerde, basına açıklama yapıp, iş yapıyor görünmenin tanımlaması “bildiri sendikacılığı”dır.
UBP-DP-YDP Hükümeti’ne karşı açıklamalar yapılır görünmesine rağmen aslında bu hükümetin borçlanarak, yüksek maaş ödemesi yapmasından hiç şikayetçi değillerdir.
“Bu hükümet yolsuzluk usulsüzlük yapıyor” diye bir yandan yaygara koparılırken, Kıbrıs Türk toplumunu kontrol altında tutmak isteyen Ankara Hükümeti’nin bu düzeni yarattığını söylemekten kaçınmaktadırlar.
Bütçe kaynaklarının, kumarhanelerden, gece kulüplerinden, kara para aklama işlerinden ve Kıbrıs Türk toplumunun onuruna yakışmayan işlerden geldiğini bilmelerine rağmen, göstermelik açıklamalarla, rejimin gerçek yüzünü ve buranın Türkiye’nin kalın bağırsağı olduğunu söylemekten çekinmektedirler.
Pahalılığın, Türk Lirası’nın enflasyonundan kaynaklandığını, Türkiye ekonomisinin sağlıksız olduğunu kaç sendika yetkilisi konuşmaktadır?
Bu gerçekleri dile getirmeyen sendika yetkilileri, olayı piyasanın denetlenmediğine ve buradaki kukla hükümetin siyasetine bağlayan açıklamaları ile insanlarımızı yanıltmaya yönelmişlerdir.
Türk Lirası yerine Euro kullanılmasını veya stabil bir muhasebe birimine geçilmesi gerektiğini konuşan sendika kaldı mı?
Eskilerin değimi ile “salla başı al maaşı” anlayışı sendikal yaşamın izlediği siyasetin ana temasını oluşturmaktadır.
Adamızın kuzeyinde, nüfusun bilinmemesinin eğitim, sağlık, trafik ve sosyal yaşamda yarattığı olumsuzlukları her gün yaşamaktayız.
Nüfusun kalabalıklığının esas nedeni olan, adanın kuzeyindeki demografik yapının Ankara’nın planlanmış, sistematik nüfus aktarma politikaları ile değiştirildiğini konuşan, bunu uluslararası alana taşıyıp rakamlarla deşifre eden sendika kaldı mı?
Eylem yapmayı, sadece bir pankart açarak, bol bol konuşma yapmak olarak gören anlayış, “grev yapma” gibi çok önemli bir direniş yöntemini bile kullanmaktan çekinmektedir.
Hak arama mücadelesinde, grevi etkili bir şekilde kullanan Kıbrıs Türk Orta Öğretim Sendikası’nı yalnız bırakarak, bu hakkın yasa dışı, utanılacak bir eylem yöntemi olduğu önyargısının topluma yerleşmesine katkı koymaktadırlar.
Rejimin çizdiği sınırlar içinde onu rahatsız etmeden siyaset yapmak, rejime hizmet etmektir.
Konfor alanlarını kaybetmemek için bütçelerinin bir kısmını medyaya vererek, çıkarıldıkları programlarda, saatlerce konuşup, hiçbir şey söylemeyen anlayışla medyada yer almak topluma değil gelecek seçimlere ve hükümette sandalye kapmaya yatırımdır.



