Kıbrıs’ta, Türkiye’de, ihmal ve istismar üzerine kurulu işgüzar sistemlerde bazı cümleler asla tam kurulmaz, hep bir virgül vardır. Yarım bırakılır, üstü örtülür. Biri “aman büyütmeyelim” der, diğeri “sırası değil” diye fısıldar. Fısıldar, çünkü yüksek ses düzenin paslı makinelerine çarparsa ortalık karışır.
Bu da içimizde büyür. Biz ise korkudan değil, alışkanlıktan susar ve engellerin ortağı oluruz. Alıştık, çünkü ihmallerin üzerini halı altına süpürmek, yangınları körüklemek, çocukların, işçilerin, kadınların, kırılganlıkların acısını “kaza” diye geçiştirmek, devletin boşluklarını kader diye yutturmak kural olmuştur.
Oysa hiçbir şey kader değil; her şey göz göre göre gelendir. Bu suskun kültürün en somut yüzü, engellilik söz konusu olduğunda bir günlüğüne görünür hale gelmektedir. Her kutlanan özel gün tam bir fiyasko ürünüdür.
3 Aralık, toplumsal vicdanın bir günlüğüne hatırlarmış gibi yaptığı, sonra herkesin yine kendi konforlu karanlığına çekildiği bir gündür. Bir rampanın yokluğu, bir okulun erişilemezliği, bir hastanenin ilgisizliği, bir devlet memurunun umursamazlığı, bir siyasinin ihmallerin üstünü örtmesi…
Hepsi hiyerarşik insan hakkı savunucularının para ve itibar getiren insan hakları mevzularında en ön sıradaki olmasıyla seyir eder. Başka bir ihmal ve istismar mevzusu da arka planda kalır, göz yumulur.
Engel tam da burada başlar.
Hepsi bu kültürün işaretleyicisidir: ihmali normalleştiren, ihmali konuşanı ayıplayan, ihmali yapanı ise koruyan kültürün içinde hep süregelir.
Türkiye’de de Kıbrıs’ta da “ayıp” kelimesi, ahlaktan daha büyük bir gölge bırakır. Engelli bir çocuğun hakkını aramak “ayıp”, devletin sorumluluğunu sorgulamak “fazla”, yaşanan travmayı anlatmak “huzur bozucu” olur.
Bir kaza olur; bir hayat değişir, bir aile devrilir. Komşu gelir, “Allah beterinden saklasın” der. Konuyu kapatmanın dini, ritüel ve kültürel hali, söylemlerde daha en baştan yolu engellerle çizer. Size çıkış yolu bırakmaz günün sonunda. Sonra da ya suçlu olursunuz ya da hasta.
Oysa orada, potansiyeli elinden alınmış, ihmallerin telafi edilmediği bir çocuk, bir kadın, bir erkek, bir insan durur…
Gerçek, “beterinden saklanmakla” değil, sorumluyla yüzleşmekle mümkündür.
Kültürel işgüzarlık çoğu zaman yardımseverlik kılığına da bürünür. Bir kurum birine tekerlekli sandalye bağışlar; ertesi gün o sandalye kullanıcısının binaya girememesine yol açan rampayı yapmayı akıl etmez. Bir yetkili “farkındalık” konuşması yapar ama o konuşmaya götüren yol bile erişilebilir değildir. Yani iyilik, çoğu zaman gerçeği örtmek için kullanılan cicili bicili bir kamuflajdır.
Ve en kötüsü: buna alışmış olmamızdır.
Kıbrıs’ta, Türkiye’de ve benzeri kültürlerde insanlar kendi acısıyla değil, önce ailesinin, sonra mahallenin, sonra devletin “ne diyeceğiyle” yaşar. Çünkü bizde vicdan bireysel bir organ değil, toplumsal bir gözetleme mekanizmasıdır.
Biri acı çekse, diğerleri “sus, büyütme” diyerek herkese yerini hatırlatır. Engelli bir bireyin hakkını dile getirmesi bile bazen “şov” sayılır.
Oysa asıl şov, yıllardır hiçbir şey yapmayanların her 3 Aralık’ta ve seçim zamanı, propoganda hallenmelerinde sahneye çıkıp kendilerini alkışlamalarıdır.
Bugün hesaplaşma vaktidir: kültürle, aileyle, devletle, kurumlarla, iktidarla, muhalefetle, mahalle baskısıyla, bastırılmışlıkla…
Ve en önemlisi, kendi sessizliğimizle.
Çünkü bu topraklarda en büyük eksiklik aslında adalet değil, hatırlama ve yüzleşme cesaretidir.
Hatırlarsak birileri hesap vermek zorunda kalacaktır. Hatırlarsak “kader planı” masalının arkasındaki gerçek sorumluları göreceğiz.
Hatırlarsak, yıllardır bizi suskunlukla terbiye eden kültürle kavga etmek zorunda kalacağız.
Engellilik, bireyin değil, ihmal eden toplumun, sistemi yöneten karar ve yasa koyucularındır.
3 Aralık Dünya Engelliler Günü tam da Kıbrıs’ın yüzleşemediği engellerin aynasıdır.
O aynaya bakmaktan kaçındıkça çürüyen, işimize gelince haktan hak doğuran, kâğıt üzerinde kalmış, pratikte kaybolmuş bir yerde, sistemin engelli vicdanının tam ortasındadır.
Artık yarayı kapatıp unutmak değil, yarayı göstermek, hesap sormak, yaraların yeniden açılmaması için uğraşmak zorundayız. Çünkü susmak bizi korumaz, sadece güç sahiplerini kahraman ilan eder.
Ve o suskunluğun içinde kaybolmak değil, her hak günü gibi, 3 Aralık’larda da ancak hesaplaşma ve yüzleşmeyle bu kutlama mümkün olur.



