“AKP elini yakamızdan çek” demek yeter mi?
Belki bir vesile, bir başlangıç, belki de kısa bir rahatlama cümlesi… Ama bu ülkenin asıl yüzleşmesi, “Türkiye elini yakamızdan çek” demekle başlar. Çünkü sorun yalnızca bir iktidar değildir; o iktidarı besleyen zihniyet, konforlu inançlar ve güvenli kimliklerdir. Konfor alanlarından çıkmadıkça, bu kısır döngü bitmez; köklü bir değişim de başlamaz.
Yıllardır siyasi gücün değişmesiyle her şeyin düzeleceğini sandık. Oysa iktidar, yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen bir mekanizma değildir; bizim dilimizde, davranışlarımızda, aidiyetlerimizde yaşar. Dil değişmeden düşünce değişmez; düşünce değişmeden de hiçbir iktidar gerçekten gitmez.
Bugün birçok kişi Atatürkçülüğün arkasına sığınarak güvenli bir pozisyondan bağırıyor. Bu ses, kimi zaman haklı bir öfkenin ifadesi olsa da, çoğu zaman konforun sesi haline geliyor. Çünkü o sığınak olmazsa, geriye tutunacak hiçbir güvenlik duvarı kalmayacak. Oysa güvenli alan, riskli bir refahtır. Kendini garantiye alıp tüm riskleri devre dışı bırakarak yapılan eylemler ve protestolar iktidarı sarsmaz, sadece vicdanı rahatlatır.
Bu ülke kimliğini uzun yıllar coğrafyasından değil, dayatılan bir “yazgı”dan aldı. “Bu topraklarda böyle” diye başlayan her cümle, değişimin önüne bir duvar ördü.
Oysa coğrafya kader değildir; kimlik de doğuştan sabit bir kategori değildir. Tam tersine, yaşadığımız yerin sınırlarını ve dilini sorgulamak, o sınırların içindeki hayatı dönüştürmenin ilk adımıdır.
İlkeler ya da ideolojiler üzerinden inşa edilen hiçbir değişim, sorgulanamadığı sürece kalıcı olamaz. Gerçek devrim, “burada olmanın” ne anlama geldiğini yeniden tanımlamakla başlar. Milli kimlik yerine coğrafi kimlik; Kemalizm ya da İslam yerine, ne doğuya ne batıya kayan, ne kutsala ne iktidara koşulsuz bağlanan; kendi yerini, kendi iradesini yeniden kurabilen bir kimlik…
Elbette bir gün AKP elini yakamızdan çekecek.
Ama biz hâlâ eleştiriden korkan, hesap sormayan, kolay sloganlara sığınan bir toplum olarak kalırsak, o elin yerini bir başka el alacak. Adı başka, rengi başka, simgesi farklı olacak belki; ama özü aynı kalacak.
Gerçek değişim, yalnızca iktidarın gitmesiyle değil, kendimizi yeniden tanımlamakla mümkündür. Bu, sadece siyasetle değil; kimlikle, eğitimle, dille ve düşünceyle ilgilidir. Kendini konfor alanında güvenceye alan her duruş, farkında olmadan iktidarın devamına hizmet eder.
Belki artık “Kim yönetecek?” sorusunu değil, “Biz kim olacağız?” sorusunu sormanın zamanı gelmiştir.
Çünkü demokrasi, yalnızca bir oy pusulası değil; kendini sorgulama cesaretidir.
Konfor alanlarımızdan çıktığımızda o cesaret büyür.
Ve belki o zaman gerçekten diyebiliriz:
Ne AKP’nin ne Türkiye’nin eli var artık yakamızda.
Çünkü biz, ideolojilerden ve sorgulamaya kapalı tüm sistemlerden sıyrılıp kendi coğrafi kimliğini yeniden kurabilecek bir iradeye sahibiz…



