Bir kitap çıkarınca yazar olan, bir sergi açınca sanatçı kesilenin konforlu ve güvenceli kaldığı yerde yıllarca kafa patlatıp gecelerin uykusuzluğuyla, kalbin ağır yüküyle, güvencesizliklerle hayatın orta yerinde bölünerek var olmaya çalışan bir arada… Ödenmiş bedellerin yanında; birkaç süslü kelime, birkaç renkli anlatıyla birbirine benzer vitrin sanatçılığı başarıya erişiyorsa, o olmamayı tercih ederim. Çünkü sanat, yalnızca tüketilecek bir estetik olmamalı. Sanat, göze hoş gelen ve tatmin eden, sosyal medyada parlayan bir ünvan da olmamalı.
Yıllar sonra uzun vadeli etkileri görülen ve içi dolu olandır… Hakikati tüm bedellerine rağmen anlatabilendir. Çabuk tüketilen değildir gerçek olan. Birkaç kokteylin, birkaç festival afişinin, birkaç alkışlı salonun arasında kaybolacak bir heves hiç değildir. Bağırıp çağırıp dikte edilenlerle ve kişisel şovlarla yıllarca saygı ve itibar kazananların olduğu yerde gerçek sanat yaşayamaz.
Yiyip içip sevişenlerle, hayatın bütün sertliğini görmezden gelenlerle, en büyük insan hakkı ihlallerinin ve adaletsizliğin ortasında dahi yalnızca “güzel görüneni” sanat olarak sayanlarla aynı masada toplanmanın samimiyetsizliği içindeyiz.
Kıbrıs’ta, Akdeniz’in göbeğinde, Avrupa’nın yanı başında: Konfor alanından çıkmayan, narsist bir üretim tarzı, sanatın, siyasetin ve gündelik hayatın içine sızdı. Kendi kişisel refahını, maddi güvencesini merkezine alan bir sanatçı ya da entelektüel, toplumun en derin yaralarına dokunmaktan korkar. En büyük insan hakları ihlallerine hiyerarşik yaklaşır. Çünkü hakikati dile getirmek, toplumsal ayıpları ya da insan hakları suçlarını ifşa etmek, çoğu zaman bedel ödemeyi gerektirir.
Oysa bedel ödemek istemeyenler, zeytinyağından kıl çeker gibi sıyrılarak yaşamaya çalışır. Sanat, özellikle savaş ve barış meselelerinde, yalnızca estetik bir dekor ya da parıltılı bir vitrinden ibaret değildir. Ama ne yazık ki, çoğu kişi hayatın sadece “güzel ve umutlu tarafını” üretime taşımayı tercih ediyor. Sahte memleket meselesi ve aşk şiirleri, soyut biçimlemeler, olmayan barışın ve gerçekliğin üzerinden yozlaşma…
Hepsi tek başına değersiz değildir, ama savaşın acısını, yoksulluğun derinliğini, insan hakları ihlallerini, travmaları görmezden gelen bir sanat, samimiyetini yitirir. Çünkü sanat, yalnızca güzelliği göstermek değil, aynı zamanda çirkinliğin, çelişkinin, yaraların karşısında da durmaktır. Bugün Kıbrıs’ta hâlâ çözülemeyen siyasi sorunlar, bölünmüşlük, yerinden edilme, kovulma, mal mülk gaspı, savaş suçları, kayıpların mezarsız kemikleri varken; bir şair yalnızca kendi “güvenli politik hikâyelerini” konuşup yazıyorsa, bir ressam yalnızca “tatlı manzaraları” boyuyorsa, burada samimiyetten söz etmek güçtür.
Avrupa’nın sermayesinden pay kapmak gibi bir motivasyonu varsa ve bu hedefle üretiyorsa ve risk almak yoksa işin içinde, o gerçek sanat değildir. Riskin olmadığı yerde hakikat yoktur. Sanatçı kendi egosunu merkeze aldığında, üretimi yalnızca kendi kariyerine hizmet edecek şekilde bireysel gelir ve itibar kapısı haline getirmişse, “başı derde girmeden” de var olma isteği, sanatı bir tür malzemeye dönüştürmüşse işte orada çok büyük bir çöküş ve adaletsizlik vardır.
Sanatçı, topluma dair en önemli soruları sormadan, kendi imajını parlatan değildir. Asıl sorumluluk, en zor olanı söyleyebilmektir. Konforu sorgulayan, barışın ikiyüzlü dilini teşhir eden, savaşın acısını dillendiren sanatçılar ise çoğu zaman dışlanır. Onlara ne ödül verilir, ne sergi salonları açılır, ne işe alınırlar, ne desteklenirler, ne de şiirleri çok satan listelerine girer.
Ama kaybedeceğiniz şairiniz, yazarınız, sanatçınız tam da onlardır. Çünkü toplumun en gerçek aynası, konfor alanından çıkmayı göze alanlardır. En büyük yaraları almış, en büyük tahribatlardan geçmiş olanlar, sözlerini kanla, gözyaşıyla, cesaretle yoğururlar. En büyük maddi manevi bedelleri ödeyenlerdir dışlananlar. Onları yok saymak, aslında kendi vicdanınızı susturmak demektir.
Benim sanatım, eğer varsa, kaybetmenin, bedel ödemenin, yara almanın içinden doğar. Yara almadan yazılmışsa, yarayı taşımadan söylenmişse, neye yarar o söz? Gözyaşına değmeyen bir cümle, kanın kokusunu bilmeyen bir resim, açlığın boşluğunu hissetmeyen bir sahne, hangi hakikatle buluşur? Bir toplum, konforunu sorgulayanı dışlarsa, uzun vadede kendi tarihine ihanet eder. Tüm bu sebeplerden dolayı, sanat estetik olmadığı kadar, işlevsel de değildir Kıbrıs’ta. Sanat yalnızca eğlendirmek ya da yapay bir haz sunmak değildir.
Sanat, alt metinleri ifşa etme cesaretinde de estetik olabilendir. Dikte ederek sanat dersi veren de zorbadır ve kısıtlayıcıdır. Oysa sanat özgürlüktür ve barıştır. Barışın yalnızca törensel fotoğraflarla değil, gerçek eşitlikle kurulabileceğini haykırmaktır. Evde, mutfakta, hafızada, çocukluk travmalarına sebep olanlara rağmen de konuşabilmektir.
Çürümüşlüğü, korkuyu, ikiyüzlülüğü yazanlar ne zaman hak ettiği yere gelir bilinmez. Toplum, ne zaman sanatçısından sadece konfor değil, hakikat da talep eder, o da bilinmez. Evet, Arzu Tramvayı’nda bir söz vardır:
“Gerçeklik değil, sihir ve yanılsama istiyorum…”
Konfor alanının ışığından çıkmayana hayran olmak kolaydır. O ışığın arkasında, duvarların gölgesinde yaşayanları, “öteki” ilan etmenin kolay olduğu kadar… Ama onların hikâyesini de yazmak, resmetmek, dillendirmek, gerçek sanatın cesaretidir. Bu cesareti gösterenlere sırt çevirmek, yalnızca onların değil, herkesin kaybıdır. Sonuçta mesele basit: Ya konforun körlüğüne teslim olup sanatın sahiciliğini yitireceğiz, ya da hakikati konuşanları, en içten sesiyle memleket meselelerini dile getirenleri değerli kılacağız. Seçim, sadece sanatçının değil, toplumun da samimiyet sınavıdır.



