16 Ocak 2026, Cuma
2.8 C
Lefkoşa
ekolojiekososyalizmSermayenin ‘Yeşil Geçiş’ Aldatmacasından Ekososyalist Kurtuluşa: Victor Wallis’in Kızıl Ekolojik Devrimi -...

Sermayenin ‘Yeşil Geçiş’ Aldatmacasından Ekososyalist Kurtuluşa: Victor Wallis’in Kızıl Ekolojik Devrimi – Yelda Erçandırlı

Orjinal yazının kaynağıpolenekoloji.org

Kapitalizmin “yeşil geçiş” adıyla sahnelediği gösteri, insanlığa bir çıkış yolu değil, daha derin bir uçurumu vaat ediyor. Karbon piyasaları, sürdürülebilirlik sertifikaları ve yüksek teknolojiye dayalı enerji projeleri, sermayenin iştahını dizginlemek yerine ona yeni besinler sunuyor. Ekolojik yıkım, doğanın sınırlarını değil, sınıfsal tahakkümün sınır tanımazlığını gözler önüne seriyor; yangınlar, seller, göçler bu tahakkümün toplumsal ve ekolojik tezahürleri. Bu yüzden ekoloji meselesi, teknik çözümlerin ya da piyasa reformlarının değil, doğrudan sınıf mücadelesinin alanıdır.

2018’de Toronto merkezli Political Animal Press tarafından İngilizce yayımlanan, geçtiğimiz günlerde Polen Ekoloji Kitaplığı bünyesinde Ceylan Yayınevi’nden basılan Kızıl Ekolojik Devrim: Ekososyalizm Politikaları ve Teknolojisi adlı kitabında Victor Wallis,  tam da bu hakikati teorik bir keskinlikle açığa çıkarır. Kitap, öncelikle “yeşil kapitalizm”in sınırlarını sergiliyor: piyasa mekanizmaları ve teknolojik yeniliklerle ekolojik krizi yönetmeye çalışan girişimlerin sermaye düzenini yeniden üreten ideolojik araçlar olduğunu gösteriyor. Wallis, ekososyalizmin temel ilkelerini tanımlıyor: üretim araçlarının toplumsallaştırılması, demokratik planlama ve emek ile doğanın özgürleşmesine dayalı bir yeniden kuruluş. Yazarın ifadesiyle, “ekososyalizm, üretim araçlarının toplumsallaştırılması, demokratik planlama ve hem emek hem de doğanın özgürleşmesi temelinde, toplum ile doğa arasındaki ilişkiyi yeniden kurma projesidir” (s. 14). Ona göre ekososyalizm yalnızca çevre sorunlarının teknik olarak yönetilmesi değil, aynı zamanda sınıf mücadelesi ve demokratik örgütlenme temelinde doğa ile toplum arasında yeni bir dengenin kurulmasının zorunlu yoludur (s. 13–15).

Kitabın girişinde Wallis,  ekososyalizmin bir “yaşam zorunluluğu” olduğunu belirtirken, bunun ancak toplumsal çoğunluğu seferber edecek politik bir güç inşasıyla mümkün olabileceğini vurgular (s. 13–15). Bu nedenle kitap, kapitalizmin ekolojik sınırları aşamamasını saptamanın ötesine geçerek, ekososyalist siyasetin hangi kurumsal ve toplumsal dayanaklarla inşa edilebileceğini tartışmaya yönelir. Wallis, bu ana tezi kurarken eko-Marksist literatürle doğrudan bir diyaloğa girer. James O’Connor’un kapitalizmin “ikinci çelişki” kavramını aktararak sermaye ile doğa arasındaki çelişkiyi vurgular (s. 15–16). Buna karşılık John Bellamy Foster ve Paul Burkett’in Marx’ın ekolojik düşüncesini yeniden okumaları üzerinden geliştirdikleri “metabolik yarık” yaklaşımına da geniş yer verir (s. 16–17). Wallis, bu iki hattı birbirini dışlayan değil, ekososyalist düşüncenin gelişiminde ardıl aşamalar olarak görür; kapitalizmin doğayı tahrip edişinin Marx’ın analizlerinin içinden kavranabileceğini, ancak O’Connor’un çerçevesinin de ekososyalist strateji açısından belirleyici bir katkı sunduğunu belirtir. Ayrıca Kohei Saito’nun Marx’ın ekososyalizmini belgeleyen çalışmasına atıfta bulunarak bu tartışmayı günceller (s. 16). Bu şekilde Wallis, ekososyalizmin teorik zemininin hem Marx’ın metinleri hem de çağdaş ekolojik Marksistlerin katkılarıyla kurulabileceğini ortaya koyar.

Kitabın özgün katkısı tam da buradadır: ekososyalizmi bir normatif ufuk değil, sınıfsal seferberliği ve kurumsal yeniden yapılanmayı zorunlu kılan bir siyasal strateji olarak kavramsallaştırmak. Bu kitabı okurken en çok göze çarpan vurgu, ekososyalizmin yalnızca bir eleştiri değil, örgütlenmeye çağrı oluşudur. Wallis, kapitalizmin ekolojik krizi çözme kapasitesinin bulunmadığını söylemekle yetinmez; asıl olarak, bu krizden çıkışın hangi toplumsal güçler aracılığıyla mümkün olacağını tartışır. Onun için ekososyalizm, teknik çözümlerden ya da yeşil kapitalizmin piyasa manevralarından ibaret değildir; esas mesele, sınıf mücadelesi ve demokratik örgütlenmenin zorunluluğudur. Kitabın bütününde tekrar tekrar altı çizilen bu nokta, Wallis’in özgün katkısını oluşturur: ekososyalizmi yalnızca bir düşünce hattı değil, kolektif siyasal öznenin inşasına dönük somut bir strateji olarak kavramak.

Bu bağlamda Wallis’in ekososyalizmi, yalnızca kapitalizmin ekolojik krizi aşamayacağını ilan eden bir eleştiri değildir; aynı zamanda bu krizi dönüştürecek öznenin kim olduğunu da tarif eder. Onun için devrimci özne, üretim sürecinde doğrudan konumlanan işçi sınıfının siyasal kapasitesine dayanır; fakat bu özne, yalnızca fabrika işçileriyle sınırlı değildir. Güvencesiz emek, bakım emeği, kadın hareketi, ekolojik mücadeleler ve ırkçılık karşıtı direnişler, kapitalizmin farklı cephelerde yarattığı yıkımı karşılayan toplumsal güçler olarak bu öznenin ayrılmaz parçalarıdır. Wallis’in vurgusu açıktır: bu güçlerin etkili olabilmesi için kesiştikleri ortak düzlem, sınıf ekseninde kurulan demokratik örgütlenmedir. Böylelikle devrimci özne, farklı toplumsal mücadeleleri tek bir ekososyalist strateji etrafında kaynaştıran kolektif bir siyasal güç olarak ortaya çıkar (s. 15–17).

Wallis’e göre devrim ise kendiliğinden ortaya çıkan tekil hareketlerin toplamı değildir; işçi sınıfının siyasal kapasitesini merkeze alan, fakat feminist, ekolojik ve ırkçılık karşıtı mücadelelerle kaynaşan kolektif bir siyasal öznenin yaratılmasıyla mümkündür. Wallis’in altını çizdiği üzere, devrim yalnızca kültürel hegemonya veya sivil toplum inisiyatifleriyle değil, devlet iktidarının dönüştürülmesiyle kalıcı hale gelir; çünkü sermaye egemenliğinin kökleri devlet aygıtının içinde kurumsallaşmıştır. Dolayısıyla ekososyalist devrim, bir patlamadan ziyade uzun erimli bir süreçtir: tabandan örgütlenen demokratik kurumların inşası, enerji ve tarım gibi stratejik sektörlerin toplum yararına yeniden örgütlenmesi ve doğayla uyumlu bir üretim biçiminin kurulmasıyla ilerler (s. 43-44, 182, 194).

Wallis, Trump döneminde ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekilmesini, ekolojik krizi küresel kapitalist düzenin çıkarlarına tabi kılan bir karar olarak değerlendirir. Ona göre bu tutum, hegemon gücün çevresel düzenlemeleri sermaye birikimi için tehdit olarak gördüğünde nasıl hızla geri çekilebildiğini gösterir. Bu, ABD’nin küresel hegemonyasının yalnızca askeri ve mali kapasitelerle değil, aynı zamanda doğanın yıkımını hızlandıran politikalarla da yeniden üretildiğini kanıtlar. Dolayısıyla ekolojik kriz, hegemonya mücadelesinin asli bir cephesi olarak kavranmalıdır (s. 122–124)

Buna uygun olarak Wallis, yeşil kapitalizmi yeni bir hegemonya stratejisi olarak tanımlıyor. Ona göre yenilenebilir enerjiye geçiş, kapitalizmin doğa üzerindeki tahakkümünü hafifletmek yerine, sermaye birikiminin yeni bir biçimini mümkün kılıyor. Bu süreç özellikle gelişmiş ülkelerin teknolojik üstünlüklerini sürdürmesine ve küresel rekabette avantaj sağlamasına hizmet ediyor. Dolayısıyla “yeşil geçiş” retoriği, ekolojik krizi çözmekten ziyade kapitalizmin kendini yeniden üretmesinin bir aracına dönüşüyor (s. 128–131) . Yenilenebilir enerjiye geçiş, karbon piyasaları ve yeşil yatırımlar sermayeye yeni kâr alanları sağlarken, emperyal merkezlerin teknolojik üstünlüklerini ve küresel pazar hâkimiyetlerini pekiştirir. Bu nedenle yeşil dönüşüm, ekolojik krizin çözümü değil, hegemonya ilişkilerinin yeniden tahkimi olarak işler. Jeopolitik düzeyde bu, enerji geçişinin kritik minerallerin ve tedarik zincirlerinin kontrolü üzerinden yeni rekabetleri körüklemesi anlamına gelir. Bu bağlamda yeşil kapitalizmin gerçek bir çözüm değil, emperyal çıkarların ekolojik söylemler aracılığıyla meşrulaştırılmasıdır.

Wallis’in teknolojiye dair tartışması, teknolojinin kapitalizm koşullarında nasıl işlediği ve sosyalist bir toplumda nasıl farklı bir biçim kazanabileceği üzerine odaklanıyor. Wallis teknolojiyi kapitalist sistemde çoğu zaman tarafsız bir araç gibi sunulan ancak aslında sınıf mücadelesinin ve ekolojik yıkımın merkezinde duran bir toplumsal ilişki biçimi olarak tanımlar. Ona göre teknoloji, yalnızca makineler ya da üretim araçları değil, aynı zamanda üretim süreçlerinin hangi amaçlara göre örgütlendiğini, hangi yoğunlukta uygulandığını ve hangi toplumsal güçlere hizmet ettiğini belirleyen bir iktidar alanıdır (s. 18). Wallis’e göre teknoloji kapitalizm altında tarafsız değildir; üretim araçları kâr mantığına, rekabetin zorunluluklarına ve sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenir (s. 41-44) . Bu nedenle teknolojik ilerleme, insan ihtiyaçlarını ve doğa ile uyumu gözeten bir doğrultuda değil, sermaye birikimini güvence altına alacak şekilde yönlendirilir. Kapitalizmde “yüksek teknoloji” çoğunlukla gözetim, savaş ve kontrol işlevlerine entegre edilirken, toplumun çoğunluğunun gerçek ihtiyaçları ikinci plana atılır.  Kapitalizm altında teknolojik gelişme, artı-değer üretimini azamiye çıkarma ve büyümeyi hızlandırma yönünde biçimlendiği için, “ilerleme” kavramı fosil yakıt bağımlılığına, ekolojik tahribata ve emek sömürüsüne içkin bir şekilde tanımlanır (s. 49–64). Bu nedenle yeşil geçiş adı altında sunulan karbon piyasaları, verimlilik teknolojileri ya da temiz enerji yatırımları kapitalizmin yıkıcı mantığını dönüştürmez; aksine onu yeniden üretir. Wallis’in vurguladığı üzere gerçek bir dönüşüm, teknolojinin sermaye sınıfının denetiminden çıkarılarak demokratik toplumsal kontrol altına alınması ve ekososyalist bir yönelimle ekolojik yeniden üretime hizmet edecek şekilde yeniden kurgulanmasıyla mümkündür (s. 70). O, teknolojinin ancak demokratik bir toplumsal denetim altında, yani üretim araçlarının kolektif mülkiyeti çerçevesinde, ekolojik ve toplumsal ihtiyaçlarla uyumlu olarak yeniden tasarlanabileceğini savunur (s. 51-55)

Kitabın sonuç bölümünde yazar, ekolojik yıkımın önüne geçmek, teknik çözümler ya da piyasa odaklı reformlarla değil, kapitalizmin sınıf temelli iktidar mekanizmalarını dönüştürecek köklü bir toplumsal kopuşla mümkün olduğunu vurgular. Wallis, ekososyalist devrimi yalnızca doğayı koruma stratejisi olarak değil, aynı zamanda sınıfsal eşitlik, demokratik katılım ve toplumsal özgürleşmenin koşulu olarak tanımlar; böylece ekolojik krizi aşmanın yegâne yolu olarak ekososyalist bir gelecek tahayyülünü ortaya koyar. Bu kitabının güçlü yanına, yani ekososyalizmi hem kuramsal hem de politik bir strateji olarak sade bir dille savunması ve teknoloji meselesini ekososyalist perspektiften ortaya konulması, işaret ederken kitabın zayıf noktalarının da olduğunun altının çizilmesi gerekir.

Örneğin MR Online’daki değerlendirmeler, yazarın kapitalist devletin yapısını ve bu devletin ekososyalist dönüşüm karşısında nasıl hareket edeceğini yeterince tartışmadığını vurgulamaktadır. Bu eleştiriye göre, Wallis’in pratik mücadele stratejilerine dair katkısı güçlü olsa da, devletin kendi çıkarlarını koruma kapasitesine ilişkin daha derin bir analiz eksik kalmaktadır Benzer şekilde, Science for the People dergisinde yer alan bir inceleme, Wallis’in sınıf önceliğini vurgularken, ırk ve cinsiyet gibi kesişimsel boyutları tali düzeyde ele aldığını ileri sürmektedir. Değerlendirmeye göre, Wallis’in evrensel bir ekososyalist özne inşası girişimi, toplumsal kimliklerin özgül deneyimlerini yeterince hesaba katmadığı ölçüde sorunlu hale gelmektedir. Bu durum, sınıf mücadelesinin önceliği ile diğer kimlik temelli eşitsizliklerin nasıl eklemlendiği konusunun daha fazla açılmasını gerektirmektedir.

Kitap daha çok normatif ve programatik öneriler içeriyor. Teknolojinin nasıl dönüştürüleceği, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetine geçişin hangi siyasal süreçlerle mümkün olacağı gibi sorulara net stratejik yanıtlar sunmuyor. Bu durum, metni güçlü bir çağrı ama zayıf bir eylem planı haline getiriyor. Science for the People’daki değerlendirmede de belirtildiği üzere kitapta önemli bir teorik boşluklardan söz edebiliriz.  Özellikle devletin doğası, kapitalist aygıtların kendini nasıl yeniden ürettiği ve bu aygıtların nasıl kırılacağına dair tartışmada eksikliklerin olduğunu söyleyebiliriz. Bu eksiklik, ekososyalist devrimin yalnızca toplumsal taban mobilizasyonuna dayalı bir mücadele olarak kurgulanmasına yol açıyor; fakat kapitalist devletin nasıl parçalanacağı ve yerine hangi sınıfsal güç ilişkilerine dayalı bir yeni iktidar inşa edileceği sorusu görece askıda kalıyor.

Gerçekten de Wallis’in çalışması, yeşil geçişin kapitalist üretim ilişkileri içerisindeki sınırlarını güçlü bir biçimde ortaya koyarken, bu sürecin jeopolitik düzeydeki hegemonik mücadelelerle kurduğu bağı yeterince derinleştirmez. Kitap, kapitalist hegemonyanın ideolojik ve kurumsal yeniden üretim mekanizmalarını teşhis etse de, bunların tarihsel özgüllüklerini ve sınıf fraksiyonları arasındaki çelişkilerle nasıl eklemlendiğini yeterince açmaz. Bu yaklaşım, Gramsci’den beri hegemonya kavramının merkezinde yer alan sivil toplumun, kültürel aygıtların ve gündelik pratiklerin karmaşık ilişkilerini büyük ölçüde yüzeysel bırakır. Sonuçta, kapitalist devletin yalnızca zor aygıtlarına değil, rıza üretim süreçlerine de dayanan çok katmanlı yapısı, Wallis’in modelinde belirsizdir.

Oysa yeşil geçiş, yalnızca teknolojik ya da ekolojik bir yeniden yapılanma değil, aynı zamanda küresel güçler arasındaki hegemonya rekabetinin merkezinde konumlanan bir projedir. ABD ve Avrupa Birliği’nin iklim finansmanı, kritik maden tedarik zincirleri ve enerji güvenliği üzerinden kurdukları politikalar, hem yeni bağımlılık ilişkilerini hem de alt-hegemon aktörlerin bu düzene eklemlenme biçimlerini belirginleştirmektedir. Wallis’in analizi, sınıfsal boyutu vurgulamak açısından değerli olmakla birlikte, bu sınıf projelerinin mekânsal ölçekte (bölgesel ve küresel düzeylerde) hegemonik yeniden yapılanmalarla nasıl kesiştiğini açıklamada yetersiz kalmaktadır. Dolayısıyla kitap, kavramsal açıdan önemli bir katkı sunsa da, yeşil geçişin günümüzdeki jeopolitik mücadelelerin altyapısını nasıl kurduğu ve yeni hegemonik projelerin hangi çıkarlarla biçimlendiği konusunda daha fazla analitik derinlik gerektirmektedir.

Buna bağlı olarak, günlük mücadele stratejilerine ilişkin öneriler de çoğu zaman slogancı bir üslupla kalır. Yazar, işçi sınıfının ve toplumsal hareketlerin ortak cephelerini kurmanın önemini yineler, fakat bu cephelerin somut “karşı” hegemonya mücadelesinde hangi kurumlarla, hangi taktiklerle ve hangi tarihsel bağlamlarda etkili olabileceğini yeterince tartışmaz. Gündelik hayatı dönüştürmeye dair önerileri, kapitalist üretim ve tüketim kalıplarının kırılması için somut politik-ekonomik araçlar yerine ahlaki çağrılar düzeyinde sıkışıp kalır.

Diğer yazıları

İran’da kapitalizm, sınıflar ve toplumsal başkaldırı – Koray R. Yılmaz

Bugün İran’da yaşanan toplumsal isyanları anlamak için yalnızca güncel...

Venezuela ve petrol – Michael Roberts

ABD’nin Venezuela’ya yönelik askerî saldırıları ve devlet başkanı Nicolas Maduro’nun yakalanmasından...

Halep oradaysa arşın burada – Kemal Can

Bazı atasözleri, meseller veya nükteli imalar, hiç beklenmedik zamanda...

Latin Amerika’da direnişin sloganı bir kez daha: “Yankee, go home!” – Esra Akgemci

Bugüne kadar Latin Amerika solunu birleştirmeye yönelik çabaların önündeki...

Ne çektin be Grönland: 10 soruda kar beyaz Ada’nın kapkara tarihi – Eray Özer

Grönland'ın tarihinden kimler geçmiş kimler… Önce Vikingler, sonra Hristiyan...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,996TakipçilerTakip Et
761AboneAbone Ol

Son eklenenler

Trump’ın Venezuela operasyonu: Bolivarcı devrimden, yeniden sömürgeciliğe doğru? – Yonca Özdemir

Batı tarafından sakıncalı devletler arasında gösterilen Venezuela, geçen hafta...

Suriye’de kaos, İran’da kanlı karartma! – Hediye Levent

Suriye’de yönetim devrileli beri çatışmanın eksik olmadığı Halep’in SDG...

İran’da kapitalizm, sınıflar ve toplumsal başkaldırı – Koray R. Yılmaz

Bugün İran’da yaşanan toplumsal isyanları anlamak için yalnızca güncel...

İran halklarının zorlu sınavı – Yusuf Karadaş

İran’da riyalin yüzde 40’ı bulan değer kaybı ve yüzde...

Emperyalist gangsterlik dönemi mi? – Özkan Yıkıcı

Özellikle ikinci Trump dönemiyle tırmanan müdahale stratejisi süreci hızlandırıldı....

Terör ne, terörist kim? Kararı kim veriyor!… – Fikret Başkaya

‘Başlangıçta hiçbir şey bilmiyordunuz, inanırım… Sonra şüphelendiniz. Şimdi her...

Çivisi çıkmış dünya: Kavboy, Voyvoda ve haydut düzeni… – Hasan Kahvecioğlu

Çok eski zamanlarda dünyanın tam ortasında, bir kocaman “çivi”...

Canlı yayın