Adamız, kritik koşullarda yüzmeye çalışan gemi misalidir. Orta Doğu projesinin adeta kullanım üst esrumanı. Başta garantörlerin yeniden şekillendirme ile kazanım fırsat ağında. Uluslararası emperyalizmin kullanım yarış pisti hâlindedir. Denizindeki kaynaklar dahi uluslararası tekelerin iştahında. Bunlar yetmezmiş gibi ada, hemen geçmişten gelen Kıbrıs sorunuyla normalleşmiş denecek şekliyle yaşamaya devam ediyor. İçsel sorunlarda ise konular üst üste çakıştı. Ama yine de geminin rotası, uluslararası suların vuruş dalgalarıyla oradan oraya savrulmaya hız vermektedir. Her gelenin, birçok karşıtıyla kolayca komplodan doğruya varan geniş yelpazede karşılığı vardır. Orta Doğu hesabından Kıbrıs iç denklemine dek her garnitür adayıdır.
Ancak Kıbrıs’ta yaşayanlar artık bunların çoğunu konuşmaz hâldedir. Konuşmanın tehlikeli olduğu paranoyası, bir kültürleşme şekline dönüştürüldü. Çoğu, direkt adayı etkileyen konular haber dahi edilmez hâldedir. Hele de bölgesel hegemonyada oynanıyor veya iç politikada karşıtı yok etmeye dayanıyorsa… Tabii bunlar olurken de direkt etki eden koşullar da hesaplanıp yorumlanmaz. Bunu K. Kıbrıs’ta hep yaşarız. Direkt bize gelen dalgayı görmezden gelme ile dalgayı taşıyan Türkiye gerçeklerini hiç sorgulama niyeti kalmadı.
Buyurun size en utanç ve siyasi ders olmaya aday basit örnekle başlayalım: Semih Çavuşoğlu bir öğretim üyesi. Antalya’ya gider. Ama içeriği ne olduğu bilinmeyen bir gerekçeyle Türkiye’ye sokulmaz. Ne ilk ne de sondur. Benzer epey olay yaşandı. Fakat ne direkt nedeni ne de daha kaç kişi var bilinmez. Bu bilinmezlikte bu defa sarayda tufan var. Kimisi ahmakça bir şeyler bekledi. Ama Tufan, eski arkadaşlarını aratmayacak cümleler kurdu. Hani canım Mehmedali Bey’in Lokmacı Barikatı olayında veya Ferdinin pinpon topu ile Kur’an kursunu özdeşleştirme “altın sözleri” var ya, şimdi de Tufan yeni bir ek yaptı. Ne de olsa koltuklara otururken kendilerini beğendirme ile kitleleri kontrol etme kıskacında sandalyede oturuyorlar.
Ne dedi Tufan: Konuyu konuştuğunu, ona birtakım şeyler söylendiğini ama diplomatik nedenlerle bunları söyleyemeyeceğini açıkladı. Üstelik Tufan hukukçu. Hani Ömer Kalyoncu’ya danışsa o aklı vermeye hazır: “Yalanı CTP’yi kurtarmak için söyle!”
Benzer nice olay yaşadık. Bellek sildirtme veya saptırma ilkelerini hayat bize dayatarak öğretiyor. Hiç Ziya Rızkı’nın çalınan seçimini duyuyor musunuz? Daha yakına gelelim: Sucuoğlu koltuk devirme hamleleri kaç yerde kullanılıp eleştiriliyor? Fazla sözü uzatmayalım. Zaten en hafif şekliyle hâlâ K. Kıbrıs, Türkiye’de olanları pek de konuşma niyeti yok. Sadece sadakat, yalaka kurallarını sıralar. Sıralama da sonuçta Ünal Üstel gibi bir figürü koltuğa getirir. Bakın, koltuklardan bir eleştiri, bir yanıt talebi oldu mu? Yandaşı ise “konuşmasaydı” deyip sıyrılır. Veya “devletin bir bildiği var” diyerek kendi korku kaçışına bahane bulma kültürü bizde epey pişkin şekliyle yayılıyor.
Tabii bu arada yeni yasalar meclise geliyor. Hele de faşizm kokan, ırkçılığın itirafı şekli ile emek sömürüsündeki insafsızlık adeta yasalaştırma hamleleri karşımıza dikildi. Yurttaş olmayanların ücretleriyle ilgili yasa bunun kanıtıdır. Bu arada K. Kıbrıs gerçeği de devamlı üretiliyor. Yine daha yeni biten kaçakların yasalaştırılması yeniden uygulamada. Hem defakto yasalaşması hem emek ekseninde sosyolojik kırılma hem de bütçeye yeni para aktarma uygulaması olarak yeniden uygulanıyor.
Bu gelişmelere kendince yasal, demokratik makyajlı kesimden ses gelmedi. Koltukçular ise övünerek sundular. Tabii ki “Türkiye’nin sayesinde” demeyi de ihmal etmeden. Çünkü koltuğa geliş şekilleri nedeniyle devrilmeleri de partiden değil Ankara’dan olacağı korkusu hep içlerinde damarlarına dek işledi.
Peki, sıraladığım bazı gelişmeler, ekstradan internet sansürleri, siber saldırılar açıkça olurken gereken ses gelmemesi de yaşanırken, bunların merkezlerinden Türkiye’de neler gelişiyor? Örneğin şu andaki İran savaşı nedeniyle Dubai’den kaçan sermayenin İstanbul’a gelme çağrıları var. Ama sıcak para dışında gelecek olan yok. Gerekçe şu: mülkiyet kapitalist garanti dahi yok. Hemen ek gelir: Tele 1… Benim de bu kanal yayına başlarken dinlenmesi için epey çalıştığım televizyon yayını idi. Şimdi bu kanalın başına gelen ile Dubai’den neden yatırım için finansman gelmiyor konusu birlikte konuşuluyor.
Tele 1 kanalının yöneticilerinden Merdan Yanardağ tutuklandı. Gerekçe sonradan casusluk denildi. Görüşmediği kişilerle de olması bir acayip. Daha duruşmaya çıkmadı. İddianamesini dahi bilmiyor. Ama Tele 1’e hemen kayyım ilan edildi. Tayininden sonra da şimdi satılıyor. Bırakın yargılanmayı, iddianame dahi bilinmiyor. Mahkemeye daha önümüzdeki günlerde çıkacak. Ama Tele 1 hem kayyım atandı hem de satılıyor.
Ek denilir ki, böylesi uygulamaların olduğu yerde sermaye gelip yatırım yapar mı? İşte size bir Türkiye tartışması.
Başka bir tartışma da Kurtuluş Parkı’ndaki maden işçileri. Kimisi sekiz, kimisi altı aydır ücretlerini almadı. İşten atılanlar var, onlara da tazminatları verilmedi. Direndiler. Grev yaptılar. Olmadı. Eskişehir’den Ankara’ya yürüdüler. Kurtuluş Parkı’na geldiler. Seslerini Enerji Bakanlığı’na duyurmak talepleri vardı. İşte o zaman maaşlarını dahi almazken olmayan devlet, birden polisi ve çevik kuvvetiyle karşılarına geldi. Onları kuşattı. Çıplak bedenlerle açlık grevine girdiler. Ama makamlar yok. Hâlâ direniş sürüyor.
Şimdi tüm bunlar yaşanırken, K. Kıbrıs’ta ne olacak belirsizken, krizler birbirini kovalarken, koltuğa taşınan şahsın bunları söylemesi mümkün mü? Elbet değil. O sadece ezberlediği kelimelerle kendini dans eden gelin misali över: “İstikrar ve otuz yıl yapılmayan işleri yaptım.” demeyi dilin çarpık kullanımıyla tekrarlar. Bir de güneye göndermeli tehditler sıralayıp yağın düşmanlık kesimine dökülmesini de sağlamaktadır.
Kısaca, mayısa yaklaştıkça savrulmalar artıyor. Güncel birçok gelişme oluyor. Krizlerin yarattığı ortamda durum epey karışık. Ama sükût içinde de yola devam denilmektedir.



