Marksist iktisatçı Lapavitsas, yeni emperyal düzeni “dolar ve F-35’in aynı tahakküm mekanizmasının iki yüzü” olarak tanımlıyor: Finansal disiplinin bilançolarla, jeopolitik zorun askeri güçle kurulduğu düzende çevre ülkeler derin bağımlılık ve kriz riskiyle karşı karşıya

Savaş öncesinde de küresel finans sistemi ciddi riskler barındırıyordu. Gelişmiş ülkelerde kamu borçlarının ABD’de yüzde 126 olmak üzere GSYH’nin yüzde 108’ine ulaşması; yapay zekaya yapılan büyük yatırımların o ölçüde kara dönüşmemesi tehlikesi; gölge bankacılık adı verilen serbest yatırım fonları (hedge funds) özel sermaye (private equity) yanında emeklilik ve sigorta fonlarının finans sistemi içerisinde ağırlıkları artarken borçlanarak yaptıkları kaldıraçlı yatırımların içerdiği riskler endişe yaratıyordu.
Savaşla birlikte tahvil fiyatlarının düşmesi (faizlerinin artması); gelişen ülkelerde sermaye çıkışlarının yoğunlaşması, bunun döviz kurları üzerinde yarattığı basınç; borsalarda ılımlı düzeyde de olsa gözlenen düşüş, finansal piyasalardaki gerginliği artırdı.
Şimdi de stablecoin denilen, Trump yönetimi tarafından da desteklenen kripto paraların kontrolden çıkma tehlikesi, özellikle gelişmekte olan ülkelerde vergi kaçırmak için bir fırsat sunması gündeme geldi. Trump’ın askeri harcamaları 2027’de 1,5 trilyona çıkaracağını açıklaması, 36 trilyon doları bulan ABD devlet tahvili piyasalarında yeni bir belirsizlik kaynağı haline geldi.
İngiltere Merkez Bankası Başkanı, küresel finansal sistemin gözetim ve denetiminden sorumlu organı Finansal İstikrar Kurulu (Global Stability Board) sözcüsü Andrew Bailey, G20 Maliye Bakanlarına, “çok sayıda kırılganlığın aynı anda harekete geçebileceği ve finansal istikrara büyük darbe vurabileceği” hatırlatmasında bulundu.
FİNANSALLAŞMANIN YENİ AŞAMASI MI
Küresel finansal sistemin 2007-2008’de büyük bir krizin patlak vermesine yol açan, spekülasyonlara ve aşırı kaldıraca (leverage) dayanan yapısını o dönem finansallaşma kavramı etrafında yoğunlukla tartışmıştık. Özellikle, “emekçiler kazandığını yer” varsayımını çürüten, sade yurttaşı hem borçlandırarak hem de yatırımcı sıfatıyla finansal sistemin içine çeken o tasarımın dinamiklerini irdelemiştik.
Şimdi, Londra Üniversitesi’nden Marksist İktisatçı Costas Lapavitsas, “bilanço emperyalizmi” kavramı üzerinden 2007-09 Büyük Krizi sonrasında sistemin Finansallaşmanın 2. Aşamasına geçtiğini savlayan kapsamlı bir çalışma ile konuyu tekrar tartışmaya açıyor.
Lapavitsas’a göre, günümüzün emperyalizmi, sömürgelere gerek duymaksızın sömürü ve itaati dayatan hiyerarşik bir küresel birikim rejimidir.
Uluslararası üretken sermayenin (çok uluslu şirketler öncülüğünde üretim zincirleri), küresel finans sermayesiyle, doların dünya parası olması üzerinden eklemlenen yapısal eşleşmesi üzerinde yükselir.
ABD Merkez Bankası’nın hiyerarşik likidite tahsisi, bilanço disiplini dayatması, ödemeler sistemini kontrolünde bulundurması, ekonomik yaptırımlar, teminat talepleri gibi finansal araçlar; bölgesel zor kullanımı, toprak talepleri ile paralel biçimde, artı değer transferi ve kriz yönetimi mekanizmaları olarak devreye girer, parasal enstrümanlar kritik dönemeçlerde belirleyici rol oynar.
Lapavitsas; Hilferding, Lenin, Bukharin ve Lüksemburg’un emperyalizm tahlillerinin hala çok önem taşıdığını düşünüyor. Ama bugün emperyalizmin ekonomik temellerinin değişmiş olduğu kanısında.
Askeri güç, emperyalizmin hala kurucu öğelerinden biri olmaya devam etse de analitik anlamda özerk değildir. O sayede parasal hiyerarşi sağlanır, devletler ve sermayeler disipline edilir, hukuksal süreçlere müdahale edilir, birikime itaatin kuralları konulur. Dolayısıyla askeri kapasiteye dayanmayan dünya parası etkisizdir; öte yandan dünya parası olmaksızın zor kullanımı sistematik biçimde yönünü bulamaz. İki form günümüz kapitalizminde egemenlik sağlamanın ardışık veya alternatif mantıklarını değil; biricik bütünleşik yapısını oluştururlar.
Bu anlamda dolar ve F-35 farklı alanların metaforlarını değil, tek bir emperyal yapının iki ayrılamaz momentini temsil eder. Dayatmalar bilançolar üzerinden, aksi bir durumda güç kullanma seçeneğinin devreye girme garantisi hissedilerek gerçekleştirilir.
ÇEVRE ÜLKELER VE EMPERYALİZM
Dolar küresel ödeme, teminat ve likidite sağlama aracıdır. FED hangi ülkelere swap-hattı açılacağına, hangi finansal varlığın bilançosunda bulunacağına karar verir. Çin’in hızlı yükselişi küresel imalat alanında dengeleri değiştirdi ama renminbinin dünya parası olmaması parasal hiyerarşiye dokunmadı. Avrupa ve Japonya da teknolojide ileri üreticilerdir ama parasal anlamda ast konumundadırlar. Önde gelen güçler arasında klasik rekabet değil, hiyerarşi vardır.
ABD dünya parasının sahibi olarak biricik gücü elinde bulundurur. Üretim zincirlerinin halkalarında gelişmekte olan ülkeler de yer bulabilirler. Ama hep ikincil bir konumda, dolar bazında çalışma sermayesi ihtiyacı içinde bulunurlar. Faturalar genellikle dolar üzerinden hazırlanır. Teknolojik anlamda yine ast bir konumda, lisans ücretleri öder, teknik hizmetlere gereksinim duyar, ithal girdiler kullanırsınız.
Çevre ülkelerde tedarikçiler düşük kar marjlarıyla çalışır, finansman ihtiyaçlarını dağıtılmayan karlardan veya yerel para cinsinden karşılayamazlar. Ya uluslararası bankalardan ya da ülke içi bankalardan döviz, çoğunlukla dolar kredilere gereksinim duyarlar.
Genellikle bu borçların vadeleri kısa, faizleri yüksektir. Ülkeler düzeyinde ağırlıkla düşük faizli ABD hazine kağıtlarından rezerv tutmak, sermaye hesabını açık tutmak, carry trade yoluyla yabancı para girişlerine bel bağlamak, ani çıkışlarda sarsıntılarla yüz yüze gelmek zorunda kalırsınız.
Finansal anlamdaki tabiiyet ilişkileri ile üretim zincirlerindeki operasyonel tabiiyet ilişkileri iç içe geçmiştir. Bu ağlar Türkiye gibi çevre ülkelerde farklı sınıfsal pozisyonlar da yaratır. Çoğunlukla çok uluslu şirketlerle ortak büyük şirketler döviz kredilerine erişebilir, göreceli daha düşük faiz oranlarından borçlanabilir.
Hatta bugün Türkiye’de görüldüğü gibi döviz borçlarıyla yerel para kredi ihtiyacını karşılayabilir ya da yüksek faizli yerel para cinsi varlıklara yatırım yapabilir. Aynı şekilde çoğunluğu banka, finansal aracılar da aynı olanaklardan yararlanabilir.
Çevre ülkelerin merkez bankalarının da manevra alanları sınırlıdır. Politika alanları döviz kurlarına istikrar kazandırma kaygısı ve sermaye kaçışı tehdidiyle sınırlıdır. Bilançolarını istedikleri gibi genişletemez, gölge bankacılık sistemini ABD’deki gibi fonlayamazlar.
JEOEKONOMİK KONTROL
Lapavitsas, İran savaşından önce kaleme aldığı bu makalede, olacakları görmüş gibi jeoekonomik dinamikleri şöyle yorumluyor:
Militarizm emperyal yapının entegre bir bileşenidir ve ABD askeri gücü dünya pazarı entegrasyonunun şartlarını belirler. Kesintilerin küresel üretim zincirlerini aksatacağı Hürmüz, Malacca, Bab el-Mandeb, Süveyş ve Panama gibi kritik deniz geçişlerinde belli başlı Hint Okyanusu rotalarında güvenliği sağlar.
Fiiliyatta petrol, doğalgaz, hububat ve konteyner taşımacılığı, uydu ve denizaltı kablo sistemleri gibi ödeme ve lojistiği kontrol eden sistemler, ABD ve başlıca müttefiklerinin güvenlik şemsiyesi altında faaliyet gösterir. Parasal anlamda küresel ticaretin yüzde 90’ı deniz yoluyla yapılıyor ve ABD donanması ile müttefiki güçler bu rotaların garantörleri gibi davranıyor, dolar hegemonyasını zor kullanma kapasitesine dönüştürmeye çalışıyor.
Sizlerin de yakından izlediği gibi Hürmüz Boğazı’nda ve Basra Körfezi’nde İran’ın direnci sonucu emperyalist egemenlik kolay sağlanamıyor.
Ama günümüz emperyalizminin saldırganlığını, askeri güç kullanımı ile ekonomik çıkarlar arasındaki ilişkiyi anlamak, bugünlerde çok gereksinim duyduğumuz bu konular üzerinde düşünmek için Lapavitsas’ın kapsamlı makalesi çok iyi bir çıkış noktası oluşturuyor (Costas Lapavitsas, SOAS, University of London). Ayrıca Lapavitsas aynı konuyu, A Topography of the New Dollar Imperialism New Left Review Ocak-Şubat 2026’da da işliyor.


