Küresel savaşın yarattığı belirsizlik ortamında büyüme tahminleri aşağı, enflasyon beklentileri yukarı gidiyor. Avro Bölgesi’ndeki durgunluk ve dış ticaretteki bozulma Türkiye’yi daha kırılgan hale getiriyor. Cari açıkta hızlı artış, yüksek faizler ve borçlulukta derinleşme, ekonomideki risklerin ateşkesle dahi sınırlı ölçüde hafiflediğini ortaya koyuyor

Savaşın küresel ekonomiye etkileri de hissedilmeye başlandı. Yapay zeka alanına yapılan yoğun yatırımların ve faiz oranlarının düşük seyretmesinin etkisiyle IMF en son Ocak 2026’da revize ettiği bu yıla ilişkin yüzde 3,3 küresel büyüme tahminini yukarı çekmeye hazırlanırken yüzde 3,1 ile aşağı indirdi. Enflasyonun da yüzde 4,1’den yüzde 4,4’e yükselmesini bekliyor. Üstelik geçmişte analizlerini bir “baz senaryo” üzerinden yaparken şimdiki belirsizlik ortamında “referans senaryo” gibi eğreti bir kavram üzerinden, savaşın kısa süreceğini ve petrol fiyatlarının normale döneceğini varsayarak hareket ediyor. Ayrıca çatışma sürecinin kolayca sönümlenmeyeceği olasılıklarını da göz önüne alarak, “ters” ve “şiddetli” başlıklarıyla olumsuz gelişmeler için de farklı kestirimlerde bulunuyor. Sonuncu seçenek, Körfez bölgesinde altyapıya yönelik tahribatın derinleşmesi olumsuz durumunu da içeriyor.
Türkiye’nin en yoğun ekonomik ilişkiler içinde bulunduğu Avro bölgesi için IMF tahminleri daha da karamsar. Zaten durgun seyreden ekonomik büyümenin yüzde 0,5’lik bir kırpıntıyla yüzde 1,2’ye kadar düşeceğini düşünüyor. İhracatımızın en yüksek olduğu Almanya’nın sadece yüzde 0,7 büyüyeceği varsayılırken üçüncü sırada yer alan İtalya ekonomisinin yüzde 0,2 oranında daralacağını öngörüyor.
IMF’NİN TÜRKİYE TAHMİNLERİ DE OLUMSUZ
IMF’nin Türkiye projeksiyonları da pek iç açıcı değil. Büyümenin yüzde 3,4 olarak gerçekleşmesi, enflasyonun yüzde 28,6 düzeyinde seyretmesi, cari açığın GSYH’nin yüzde 2,8’ine yükselmesi ve işsizliğin yüzde 8,3 oranıyla değişmemesi tahmin ediliyor. IMF’nin projeksiyonlarının tüm coğrafyalar için oldukça muhafazakar kaldığını, birazdan ayrıntılarına gireceğimiz üzere Türkiye ekonomisinde daha olumsuz bir manzaranın ortaya çıkma potansiyelini dikkate almadığını belirtelim.
Geçtiğimiz hafta 16 yıllık bir iktidar dönemi ardından Macaristan’da büyük bir farkla seçimi kaybeden Orban’ın yenilgisinde ekonomideki kötü gidişin ciddi payı olduğu düşünülüyor. Bir fikir vermek için, 2026’da ülkede yüzde 1,7 büyüme, yüzde 3,8 enflasyon, yüzde 0,4 cari açık ve yüzde 4,2 işsizlik bekleniyor. Büyüme dışında tüm ekonomik göstergelerde Türkiye’ye göre çok daha az sorunlu bir performansın böyle bir seçim yenilgisine yol açtığı görülüyor. Bu nedenle bizim ekonomideki kötü gidişin bir kader gibi kabullenilmemesi, ortalama insanın yaşam standardında çok yavaş bir tempoda da olsa sürekli gerilemenin normal karşılanmaması için daha fazla çaba göstermek, BirGün gibi bağımsız medya organlarının teşhir çabalarına daha yoğun destek vermek gerekiyor.
ATEŞKESLE EKONOMİK GÖSTERGELERDE İYİLEŞME SINIRLI
Savaşın üçüncü haftasının sonunda “10 koldan savaşın ekonomiye maliyeti” yazısında çizdiğimiz tabloya göre, küresel algıların da iyileşmesiyle ekonomik göstergelerde belirgin bir düzelme görülmesine karşın, hala tedirginlik sürüyor. Örneğin savaş öncesinde yüzde 36,20 olan 2 yıllık gösterge tahvil faizi yüzde 40,40’a yükselmişken şimdi yüzde 39,40 ile yüksek bir düzeyde kalmayı sürdürüyor.
10 Nisan haftasında yurt dışı yerleşiklerin hisse senedi piyasasında 430 milyon dolar, tahvil piyasasında ise 1,3 milyar dolar tutarında net alım gerçekleştirdikleri görüldü. Ama hala Şubat sonundan bugüne tahvillerde 6 milyar dolar, hisse senetlerinde 865 milyon dolarlık bir çıkış söz konusu.
TCMB’nin brüt toplam rezervleri 170,9 milyar dolara, net uluslararası rezervleri ise 55,6 milyar dolara yükseldi. TCMB’nin 50 milyar dolar civarında bir rezerv satışından sonra, 10 milyar dolar civarında bir alıma geçtiği görülüyor. İşin ilginç yanı her iki yönlü rezerv hamlelerinde de döviz kurları yerinde sayıyor. Buradan, satışlar ile özellikle yerlilerin döviz alımına yönelmesinin engellenmeye çalışıldığı, alımlar ile de dövizin düşüşünün önüne geçildiği tahmin edilebiliyor. Döviz tevdiat hesaplarına göz attığımızda, kurların istikrarlı seyretmesi nedeniyle, bireysel hesaplarda istikrar gözleniyor. Tüzel kişilerin hesaplarında ise, 3 Nisan haftasında panikle 2,6 milyar dolarlık alımın ardından, bir sonraki hafta rahatlama duygusuyla 1 milyar dolarlık satış işlemi yaptıkları anlaşılıyor.
Aslında ekonomi programı en fazla, döviz borçlanabilen büyük firmalara yarıyor. Kurun enflasyonun altında kalması, faizleri enflasyonun çok üzerinde TL borçlanma yerine, döviz kredilesi kullanıp yerel araya dönmeyi çok cazip hale getiriyor. Mehmet Şimşek’in göreve geldiği dönemde, Aralık 2023 itibarıyla eksi 70 milyar dolar olan reel sektör şirketlerinin net döviz pozisyonu 2026 Ocak’ta eksi 197,6 milyar dolara evrilmiş bulunuyor. Gelgelelim döviz kurlarında bir sıçramanın ciddi bir türbülansa neden olma tehlikesi devam ediyor. Böyle bir gelişme döviz borcu artışının 75 milyar dolarını bilançolarında barındıran yerel bankaları da güç duruma düşürür. Bazı haftalar tüzellerin refleks göstermesi sonucu döviz hesaplarında gözlenen artışlar, bu kaygıyı yansıtıyor.
CARİ AÇIK SİNYAL VERİYOR
Finansal işlemlerin, kredi hareketlerindeki gelişmelerin sonucu ortaya çıkan bu riskleri bir yana bırakıp, gerçek döviz kazançlarını (harcamalarını) yansıtan cari denge verilerine geçersek, oradan da korku verici sinyaller geliyor. 2026 Şubat ayında cari açığın 7,5 milyar dolara yükseldiğini görüyoruz. Yılın ilk iki ayının cari açığı 14,5 milyar dolara, 12 aylık kümülatif ise 35,5 milyar dolara fırlıyor. Dikkat çekici olan, bu istatistikilerin petrol fiyatlarının savaş nedeniyle keskin çıkışının öncesini yansıtması.
Orta Vadeli Program’da 63 milyar dolar öngörülen enerji ithalatında 20 milyar dolarlık bir artış 2026 yılı cari açığını 50 milyar doların üzerine taşıyacak. Turizm gelirlerindeki yavaşlama da bu sürece olumsuz katkıda bulunacak. Yaygınlıkla geçmişte bu montanda açıkların zahmetsizce finanse edilmesi örnekleri veriliyor. Ancak bu kez döviz kurlarını fazla oynatmadan cari açığı yönetme gereği işi zorlaştırıyor. Döviz kurlarına sınırlı da olsa yol verme seçeneği ise; zaten yolunda gitmeyen, döviz kurlarının düşük seyrine çıpalanan dezenflasyon programının iyice sallantıya girmesi anlamına geliyor.
Ticaret Bakanlığı’nın açıkladığı 2026 Mart ayı dış ticaret verileri de dış dengelerdeki kötüye gidişi doğruluyor. Söz konusu dönemde ihracat geçen yılın aynı ayına göre yüzde 6,4 oranında azalarak 21,9 milyar dolara düşerken ithalat yüzde 8,4 artarak 33,2 milyar dolara çıkmış. Böylelikle Mart ayı dış ticaret açığı 11,3 milyar dolara yükselmiş. Yılın ilk üç ayının dış ticaret açığı da 28,7 milyar doları bulmuş. Bu yıllık 110-120 milyar dolar civarında yıllık bir açığa doğru gidildiğini gösteriyor. Döviz kurlarının ihracatı baltalayıcı, ithalat uyarıcı seyrinin yanına, kabaran enerji faturası da eklenirse böyle bir akıbet kaçınılmaz görünüyor. Avronun dolara karşı değer kazanması, Avrupa’ya ihracat yapan firmalar açısından tek yüreklere su serpen gelişme sayılabilir.
BİREYSEL BORÇLULARA RAHATLAMA YOK
Çatışma ortamının biraz sakinleşmesiyle normale dönme eğilimi gösteren verilerden tek nasiplenemeyen kesim, tüketici kredisi kullanmak zorunda bireyler. İhtiyaç kredisi faizleri yüzde 61 civarında kalmaya devam ediyor. Bireysel kredi kartları da ilk kez 3 trilyon TL sınırını aşmış bulunuyor. Gerek ihtiyaç kredileri (yüzde 51), gerekse kredi kartları (yüzde 53) yıllık artış oranıyla yüzde 50 sınırının üzerinde, enflasyonu aşan bir ivmeyle artış gösteriyor. Bu geliri harcamalarına yetmeyen yurttaşların giderek borç batağına gömüldüğü saptamamızı doğruluyor. Enflasyonun yüksek seyri de yıl başında bir zam gören, ay be ay satınalma gücü zayıflayan yurttaşlarımızı borçlanma seçeneğine zorluyor. Nitekim Şubat 2026 itibarıyla borcunu ödeyemeyenlerin sayısı bireysel kredilerde 1 milyar 727 bine, kredi kartlarında 1 milyon 828 bine, toplamda da 2 milyon 704 bine yükselmiş bulunuyor. Bu aileleriyle birlikte 10 milyonu aşan kişinin akut borç sorunu yaşadığına işaret ediyor.
Son günlerde tanık olduğumuz şiddet kullanımına yönelik elim olayları analiz ederken bu ekonomik sorunların ailelerde ve bireylerde yarattığı sosyal ve psikolojik tahribatı da gözden uzak tutmamakta yarar bulunuyor.



