İlk bakışta Ankara’daki NATO zirvesi, alışıldık güvenlik başlıkları etrafında şekilleniyor: Rusya, Ukrayna, İran ve Atlantik İttifakının geleceği. Ancak zirvenin gerisindeki temel mesele güvenlikten çok uluslararası politik ekonomiyle ilgili. Batı’nın askeri gücünü kim finanse edecek? Silahları kim üretecek? Stratejik komuta kimde kalacak? Bu dönüşümün maliyetini hangi toplumsal kesimler üstlenecek?
Bu soruların ortaya çıkardığı yeni yapıya NATO 3.0 diyebiliriz. Bu haftaki yazıda, bu yeni yapıyı ele aldım.
ABD’nin göreli gerilemesini yönetmek
ABD hegemonyasının göreli gerilemesi uzun süredir tartışılan bir konu. ABD hâlâ finansal ve askeri üstünlüklere sahip. Dolar temel uluslararası rezerv para olmayı sürdürüyor. ABD Merkez Bankası Fed, küresel dolar likiditesi açısından son borç verme mercii işlevini koruyor. Amerikan finans piyasaları, ödeme sistemleri ve askeri kapasitesi uluslararası düzenin temel dayanakları arasında yer almaya devam ediyor.
Ancak ABD’nin finansal ve askeri üstünlüğü sürerken, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sahip olduğu üretim üstünlüğü büyük ölçüde aşındı. Küresel imalat sanayisinin merkezi Doğu Asya’ya, özellikle de Çin’e kaydı.
Bu çelişki, bir “hiyerarşi yönetimi olarak emperyalizm” olarak adlandırılabilecek bir süreci hızlandırıyor. Burada söz konusu olan, ABD’nin üretim alanındaki üstünlüğü zayıflarken ticaretin, finansın, teknolojinin ve güvenlik kurumlarının Amerikan önceliğini yeniden üretecek biçimde düzenlenmesidir.
Gümrük vergileri, teknoloji kısıtlamaları, sanayi teşvikleri, finansal yaptırımlar ve askeri ittifaklar bu stratejinin birbirini tamamlayan araçlarıdır. Bu araçlar müttefikleri hizaya getirmek, rakipleri sınırlamak, tedarik zincirlerini yeniden düzenlemek ve küresel ekonominin en kârlı alanları üzerindeki kontrolü korumak için kullanılıyor.
Dolayısıyla karşımızdaki süreç basitçe küreselleşmenin sona ermesi değil. Uluslararası karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin, Amerikan stratejik öncelikleri doğrultusunda seçici biçimde yeniden kurulması söz konusu.
ABD’nin 2025 ulusal güvenlik stratejisi de bu mantığı açıkça ortaya koyuyor. Avrupalı müttefiklerden kendi bölgelerindeki güvenlik yükünü daha fazla üstlenmeleri, ticaret, teknoloji ve savunma politikalarını Washington ile daha sıkı biçimde uyumlu hale getirmeleri isteniyor.
NATO 3.0, bu daha geniş jeoekonomik projenin askeri ayağını oluşturuyor.
NATO 1.0’dan NATO 3.0’a
NATO 1.0, Soğuk Savaş döneminin ittifakıydı. “Sovyet tehdidi”, Avrupa’nın toprak savunması ve ABD’nin kıtadaki kalıcı liderliği etrafında örgütlenmişti. Bir yandan Amerikan askeri varlığını kurumsallaştırırken diğer yandan Batı Almanya’nın yeniden silahlanmasını Atlantik komuta yapısı içine yerleştiriyordu.
NATO 2.0, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıktı. İttifak doğuya doğru genişledi ve kuruluş sınırlarının ötesinde askeri müdahale, terörle mücadele ve kriz yönetimi aracı haline geldi. Balkanlar, Afganistan ve Libya bu dönemi tanımlayan başlıca müdahale alanları oldu.
Ukrayna savaşına gelindiğinde, Soğuk Savaş sonrasının Avrupa güvenlik düzeni açık bir askeri krize girmişti.
NATO 3.0 ise yeni bir dönüşümü ifade ediyor. Avrupa’dan kıtanın konvansiyonel savunmasında daha büyük bir sorumluluk üstlenmesi bekleniyor. Böylece ABD’nin askeri ve stratejik kaynaklarını Asya’ya, daha açık ifade etmek gerekirse Çin ile rekabete yöneltmesi hedefleniyor.
Bu süreç NATO’nun “Avrupalılaşması” olarak tanımlanıyor. Ancak bunu Avrupa’nın stratejik özerkliğiyle karıştırmamak gerekir.
Avrupa’nın sorumlulukları artıyor, fakat stratejik bağımsızlığı aynı ölçüde genişlemiyor. Avrupa ülkeleri daha fazla asker, silah ve finansman sağlayacak. Buna karşılık nükleer şemsiye, kritik teknolojik üstünlükler ve genel stratejik liderlik ABD’nin elinde kalacak.
Yani Avrupa, Amerikan güvenlik sisteminden ayrılmıyor. Bu sistem içinde kendisine daha pahalı bir rol veriliyor.
Ekonomi politikası olarak silahlanma
NATO 3.0’ın maddi temelini, savunma ve güvenlikle ilgili harcamaların 2035 yılına kadar milli gelirin yüzde 5’ine çıkarılması hedefi oluşturuyor. Bunun yüzde 3.5’i doğrudan askeri harcamalara ayrılacak. Kalan yüzde 1.5’lik bölüm ise altyapı, siber güvenlik, dayanıklılık ve savunma sanayisinin geliştirilmesi gibi alanlara yöneltilebilecek.
Bu, basit bir savunma harcaması hedefinin ötesinde, Avrupa için yeni bir mali rejim anlamına geliyor.
Başta Almanya olmak üzere Avrupa ekonomileri uzun süredir durgunluk, zayıf yatırım ve sanayisizleşme baskısıyla karşı karşıya. Yeniden silahlanma, bu koşullarda olası bir ekonomik çıkış stratejisi olarak sunuluyor.
Askeri harcamalar sanayi siparişleri yaratıyor, yatırımları destekliyor ve savunma sektörlerindeki istihdamı artırıyor. Büyük silah üreticilerine sahip Almanya ve Fransa gibi ülkeler açısından bu, bir tür askeri Keynesçilik anlamına geliyor.
Ancak kamu harcamalarının bileşimi önemlidir. Füzelere, insansız hava araçlarına, gözetim sistemlerine ve mühimmata ayrılan kaynaklar; kamusal konuta, sağlık hizmetlerine, eğitime ya da toplumsal açıdan adil bir yeşil dönüşüme yöneltilmiyor.
Yeni harcama rejiminin sınıfsal karakteri de burada ortaya çıkıyor. Silah şirketleri devlet garantili sözleşmeler elde ediyor. Yatırımcılar koruma altına alınmış gelir kaynaklarına kavuşuyor. Ticari risklerin önemli bir bölümü ise kamu tarafından üstleniliyor.
Sosyal yatırımlar tartışılırken dokunulmaz ilan edilen mali kurallar, askeri üretim söz konusu olduğunda bir anda esnekleşiyor. Kamu borçlanması, sosyal ihtiyaçları karşılamak için değil ama silahlanmayı finanse etmek için yeniden meşru hale geliyor.
Bu dönüşümün maliyetleri de eşit biçimde dağılmayacak. Avrupa’da emeğin sosyal haklarında yeni kesintiler, Türkiye’deki otoriter emek rejiminde ise ücret baskılamasına dayalı politikalar artarak sürecek. Bunun siyasete yansımasını tahmin etmek de zor değil. Emekçilerden askeri genişleme uğruna yaşam standartlarından vazgeçmeleri istendikçe, merkez partilerin siyasi meşruiyet krizi de derinleşecek.
Bu nedenle NATO 3.0 aynı zamanda sınıfsal bir projedir. Kamu bütçelerini askeri üretimin ihtiyaçları etrafında yeniden düzenlerken maliyetleri aşağıya, yani çalışan sınıflara doğru aktarma, bu projenin işleyişinin bir parçasıdır.
Türkiye daha üst bir konum arıyor
Türkiye’deki iktidar bloku açısından Ankara zirvesi, jeopolitik önemi bir sermaye birikim stratejisine dönüştürme fırsatı sunuyor.
Türkiye artık yalnızca NATO’nun güneydoğu kanadındaki “ileri karakolu” olarak görülmek istemiyor. Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’yu birbirine bağlayan başlıca lojistik ve savunma sanayisi merkezlerinden biri olmayı hedefliyor.
NATO’nun mühimmat açıkları ve askeri üretim kapasitesini genişletme çabası; insansız hava araçlarını, zırhlı araçları, füzeleri ve geleneksel silahları büyük ölçekte üretebilen ülkelerin önemini artırıyor.
Ankara zirvesi kapsamında düzenlenen Savunma Sanayisi Forumu da ortak tedarik, askeri-sanayi iş birliği ve üretim kapasitesinin genişletilmesi üzerinde yoğunlaştı. Ankara, ayrıca savunma şirketlerine yönelik kısıtlamaların kaldırılmasını ve ileri Batılı silah programlarına yeniden erişim sağlamayı amaçlıyor.
Bu stratejinin açık bir iç politik ekonomi boyutu var. Savunma üretimi ihracat geliri, devlet sözleşmeleri, teknolojik kapasite artışı ve devlet tarafından desteklenen sermaye grupları için yeni fırsatlar yaratıyor.
Aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı, askeri bürokrasi ve siyasal bağlantıları güçlü olan savunma sermayesi arasındaki ilişkileri kuvvetlendiriyor. Sanayi politikası, askeri güç ve siyasi egemenliğin birbirini desteklediği yönündeki milliyetçi anlatıyı besliyor.
Ancak bu strateji, bağımlılığı ortadan kaldırmış değil. Türkiye, en ileri teknolojilerin, finansman yapılarının ve stratejik kararların ABD ile Batı Avrupa’da yoğunlaştığı hiyerarşik bir askeri-sanayi değer zinciri içindeki konumunu yükseltmeye çalışıyor.
Ismay formülünün yeni hali
NATO’nun ilk Genel Sekreteri Lord Ismay, ittifakın amacını ünlü formülüyle özetlemişti: “Amerikalıları Avrupa’nın içinde, Rusları dışında, Almanları ise kontrol altında tutmak.”
NATO 3.0 bu formülü güncelliyor.
Rusya hâlâ çevrelenmesi gereken güç olarak görülüyor. ABD stratejik komutayı elinde tutuyor. Ancak Almanya ve Avrupa’nın geri kalanı artık yalnızca kontrol altında tutulmayacak. Amerikan liderliğindeki güvenlik yapısı içinde kalmaları şartıyla borçlanmaları, silahlanmaları ve üretmeleri isteniyor.
Türkiye ise ittifakın başlıca üretim ve lojistik merkezlerinden biri olmak için yarışıyor.
NATO 3.0’ın uluslararası politik ekonomisi şu şekilde özetlenebilir: Avrupa daha fazla ödeyecek, silah üreticileri daha fazla kazanacak, Türkiye yeni askeri ihalelerden daha büyük pay almaya çalışacak ve ABD Çin’e yoğunlaşmak için daha geniş bir hareket alanı elde edecek.
Bu anlamda Ankara zirvesi, ABD’nin göreli gerilemesini yönetmek için geliştirdiği yeni stratejiyi kurumsallaştırıyor.
Kısacası NATO 3.0, Avrupa’daki durgunluğu militarizme, ittifak bağımlılığını yük paylaşımına, toplumsal kaynakları ise kalıcı bir savaş ekonomisinin temellerine dönüştürmeyi hedefliyor.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



