Basit bir kuraldır: siz bir sorunu çözmek veya nedenini anlamak istiyorsanız, önce ilgili konunun gerçekleriyle hareket etmeniz şart. Konuyla alakalı tüm önemli olgularla, gerçekleri bilerek ancak devamına gidersiniz. Siz sorunun gerçeğini göz ardı ederseniz, ne kadar konuşursanız veya diplomasi yaparsanız, kararlar alsanız da sorun yine değişik yönleriyle orada kalmaktadır. Tıpkı Kıbrıs gerçeği gibi. Tüm gelişmelerle “sorun çözülüyor” derken, devamında başka sorunların da eklenmesiyle yeni bir boyuta gelinmektedir. 1974 darbe ve sonrasında müdahale ile birçok kavram kullanıldı. Fakat, Kıbrıs sorunu çözülme yerine, başka konuların da eklenmesiyle yeni boyuta geldi. Sanırım her şeyi anlatmaya yetip artıyor.
Son günlerde adaya geleceği söylenen, gelip de giden Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres’le güncelleştik. Birçok öngörü yapıldı. Çeşitli tavırlar konuldu. Ama önemli olan şu ki, ziyaret ile temaslar baştan önemli bir eksikliği haykırıyordu. Kıbrıs’ın gerçekleriyle değil, herkese göre ayrı özellikleri olan bir iklim yaşanıyordu. Nitekim, olay öncesi Murat Kanatlı’nın programında önemli gerçeklerle “neden istenenin olmayacağını” anlattığımda, program sonrasında kimisi beni “umutsuzluk yaratmakla” eleştirdi. Aslında bilinen bir sahnenin yeniden bu defa Guterres’in gündemiyle yaşanmasıydı.
Bazı fon destekli kardeşlerimiz ise sazı eline aldı. Türkiye’nin Avrupa bağlantılı bazı kendilerince ezberletilen masalları anlatıldı. Artık bu konuya zaman ayırmak niyetim yok. Çünkü defalarca bunun neden temel olgu olmayacağını anlattım. Tekrar haklı çıkıp tekil kalmaktan da usandım.
Guterres geldi. Görüşmeler yaptı. Her görüşme sonrası “acaba” beklentisiyle ağzından çıkacak kelimeler dinleme moduna girildi. Ama olmuyordu. Her ne kadar umutsuzluk saçan ifadeler olmasa da yine de güzel kelimeler bir adım atma işareti daha vermedi. Hep temenni denildi. Oysa yakın tarihimizde bu tür tutumlar ne yazık ki hep yaşandı. Kaldı ki, her görüşme sonrası da adanın fiilen parçalanmasına yeni katkılar oluyor, daha da dış bağlantılar artmaktadır. İsviçre görüşmeleri sonrası tıkanmadan günümüze gelen zamana bakmanız yeterlidir.
Bunu araya sıkıştıralım: nedense 2017 İsviçre görüşmeleri sınırı hep tartışılıyor. Oradan devam veya sil baştan ikilemi algılarda süsleyici rol alıyor. Halbuki iki yıl sonra Berlin’de iki liderin daha ileri giden bazı tutanaklara geçen uzlaşmaları var. Bunları nedense konuya katmıyorlar. Çünkü ta başlangıçtan “iki liderin” uzlaşılan yeni durumlarını baştan Türkiye reddederek, gündemde anlaşılmadan hafızadan sildirtti.
Olayın hep önemli bir gerçeği var. Kıbrıs, öteki sömürge ülkelerden kendine benzeyenlerle bazı farklara sahip. Daha İngiltere klasik sömürgecilikten yeni sömürgeciliğe geçerken, adanın görece bağımsızlığını dahi belgelere koymadı. Keskin sınırlarla batı blokunda kalacak şekilde, üç garantörle adanın o günkü durumu yasalaştırıldı. Kolayca dış müdahaleyi siyasallaştırdı.
Kısa zaman sonra pratikte yine garantörlerin kabul edip Makarios’un kabul etmediği Acheson planı gibi girişimler oldu. Net olan, garantörler hesapta adanın bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, söylenmeyen sosyalizme kaymasını engelleme nedeni oluyordu. Bir anlamda adanın toprak bütünlüğünü ve başkasına bağlanmayı reddederken, bizzat garantörler 1974 yılında önce darbe, sonra da işgal ile ada fiilen ikiye ayrıştırıldı. İki ayrı dünyanın da yapılanması oldu.
Yine garantörlükte konulan önemli hüküm, Kıbrıs’ın statüsünün değişmesi için garantörlerin de onayının şart olmasıdır. Tabii Amerika’nın pratikte varlığı da başka hikaye. Özellikle 1974 sonrası Kuzey Kıbrıs yapısında Türkiye’nin ilhaklaşma siyaseti temel gelişimdi. Öyle bir gelişim ki Erçakıca’nın seçiminin çalınmasından tutun, Akıncı’nın sırf savaşa karşı bir cümle söylediği için ona karşı tavır alınmasına dek yaşatıldı. Hatta kendi besleyip destekledikleri UBP başkanlığına dahi müdahale yapıldı. Üstelik bu, bunun abidesidir.
Bu gerçeklerle dahi şu basit olguyu iyi anlamaya yetiyor. Hep “iki lider” denilir. Ama örneğin Tufan’ın Türkiye’ye rağmen başka bir anlaşma imzalamasını beklemek hayalden de ötedir. Aynısını Mehmet Ali de yaşattı. Hatta Lokmacı kapısı köprüsü gibi önemli fiziksel siyasal mirası da var. Ama tüm bunlar yokmuş gibi, iki liderle çözüm bekleme umutları hâlâ tutuyor. Sistemden gelecek baskılarla Türkiye’nin ikna edilmesi umuluyor. Tüm bunlar bir yana, Guterres adaya gelirken, Türkiye’nin tavrı net. Üstelik onun batılı blokla flört dönemi de mükemmel. Ama fonculuk yapanlar bazı nameler okuyor. Bıraksınlar okusunlar, batıda gezsinler. Trump-Erdoğan tango dansı siyasal liderlik adaylığına oynuyor. Ama Guterres gelecek, beşli görüşme yapacak falan diye lafla dolaşsın. Sonuçta Türkiye net tavır koyarken, Tufan onu besleyecek metodoloji masalını kondururken, tutup umut saçmak da önemli değildir. Hani bazısı “kapı açılsın” diyor. Diyor da dört kapı uzlaşmasında Rumların istediği iki kapının açılmamasını sorgulayan yok. Sahi: Tufan’a kalsa Erenköy yolu açılır mı? Ama bu da düşünülmez. Hatta konuşulmaz. En iyisi, “Rumlar kapı açmaya yaklaşmamaktadır” denip statüko duruşunu beslemeye devam edilir.
Yeri gelmişken; Tufan sonuçtan sonra epey konuştu. Bir şey olmayınca ve bol konuşma olunca saçmalık ve tutarsızlıklar da elbet olur. Bir de gerçeklerin uzağından dolaşıp umut atışları da anlamsızdır. Son bir soru: Tufan’ın başta öne sürdüğü metodolojik dört talebini kabul ediyor musunuz? Yoksa kısa yoldan “Rumlar bunu da kabul etmiyormuş” şifresine sarılacak haldesiniz.
Kısaca, Kıbrıs konusuna şifreler konuldu. Belirli temel olgular konuşulmuyor. Yetkileri yetmeyen, açıkça son sözün garantörlerin olduğu koşulda, hâlâ iki liderle ağırlıkta bırakılıyor. O zaman da anlamsızlık ile hayal kırıklıkları da oluşur. Normalleşince de “bana ne” diye sığınılır.
Anlayacağınız: Guterres siyasal dansıyla bir Kıbrıs sorunu sıcak dönemi yaşadık. Elde sıfır. Ama bu defa sözler unut saçıyor. Yine de Türkiye’den gelen kasırga bir başka gerçeği anlatıyor. Hazırlanın daha karanlık bir geleceğe.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


