İstemesek de son günlerde salt Kıbrıs veya Akdeniz sıcak suları değil, Türkiye veya daha geniş Ortadoğu ile de yetinilmeyen bir gündemleşme sıcaklara uygun ısınıyor. Türkiye’de temmuz ayında NATO zirvesi yapılıyor. Aslında sık sık NATO zirvelerine tanık olduk. Toplantıya yakın da gündemler havada uçuştu. Ama bu defaki gibi gündemleşmedi. Türkiye’de yapılma nedeni hazırlanırkenki abartının üstünde ulaşan görkemlilik gösterisi, örgüt içi çelişkilerin İran savaşıyla su yüzüne çıkmaya başlaması, gelecek strateji hesapları ile çelişkilerin kördüğüme doğru evrilmesi gibi birçok neden konuyu epey öne çıkardı. Ayrıca, Trump gerçeği var. Bir ikili ilişki denklemi ile Erdoğan-Trump diplomasisiyle imalaşma durumları da söz konusudur.
Tüm bunlar NATO zirvesine medya katkısıyla da sistemsel açmazdaki belirsizlik görünümleri, örgütü inanılmaz derecede ilk defa bu denli yücelti. Zaten ikili bir görünüm şimdiden başladı. Merkezi yapılacak kent Ankara, adeta bir işgal dönemi tedbirlerini de aşan yasaklarla örülüyor. Öte tarafta abartılan ikili görüşme beklentileriyle sorunlar katılıyor. Trump-Erdoğan görüşmesi veya verilecek resim dahi çokça konuşulmaya adaydır.
İşte, NATO toplantısına yaklaştıkça, beklentiler, abartılarla yasakların genişleyip şehri hücresel mahkûmlar diyarına getirmeye başladı. Elbet Kıbrıs’tan da onca medya önü abartı sonucu oluşan imajla konu gündemleşti. Fakat, şu paradoks net: bazıları NATO’ya demokratik ülkeler yapısı derken, zirvenin yapıldığı Türkiye’de olan gelişmeler, herkese şu demokrasiyle alakanın aslı dahi olmadığı gerçeğini yüzlerine vurma bakımından da tarihî bir kanıttır.
NATO, şimdiki beyne yerleşen bir kelime değildir. Hele Kıbrıs NATO üyesi değilken, NATO’nun nasıl merkezileştiği, stratejik kurbanı olduğu da kaçınılmaz bir kanıt hâlindedir. NATO üyesi olmadan, ama NATO’nun tüm müdahalelerinin belirleyici rolüyle de Kıbrıs yakın tarihte, hele de elliler ortasından sonra, uygulanan bir ada olarak yerini aldı.
Kıbrıs’ta da NATO gerçeği varken, bizim akışkan yaşamımızda yer almaması mümkün değildi. Üstelik tersinden okuma da hep oldu. Bir zaman NATO adanın kurtarıcısı, garantörü gibi algılanırken, kimisi de değişim isteyen, adanın bağımsızlığını savunanlar da NATO kıskacından çıkması gerektiğini belirtiyordu. Bizim en azından Türkiye gerçeğimizde de NATO gerektiği anda yerini hep aldı.
Ben çocukken NATO kelimesini arada duyuyordum. Kıbrıs Körler Okulu’nda özellikle bazı Rum öğretmenlerin NATO’nun adayla sorgulandığını da dinledim. Ama gerçeği itiraf edeceksem, hiç anlamadım. Üstelik bunları söyleyen Rumdu. Sağ olsun, bizim Türk öğretmenler birlikte okumamamıza rağmen, bazı duygularımız için dayak dahi yediğim oldu.
Radyo aşkım ve giderek Türk istasyonları dinleme merakım, özellikle de seçim dönemlerinde NATO bir başkaydı. Hele de Mehmet Ali Aybar’ın konuşmaları, tüm beynime giren yeni bir su kaynağı gibiydi. Tabii ki bilmeyince, önce yakınımıza sorma durumu vardı. Ben de hep babama soruyordum. Teşkilat sorumlusu amcama sorduklarımda ise “sana ne, ilgilenme” diyordu.
NATO da bunlardan biriydi. Babam kendi ezberiyle NATO’nun komünizme karşı olduğunu anlatıyordu. Tabii komünizmi sorunca da en basit algıyla karşılık hep aldım: “Onlarda aile dahi yok. Yemek almak için de sıraya giriyorlar” diyordu. Hâlbuki ne tesadüf ki biz aslında göçmen olduğumuz ilk dönemlerde elimizde maşrapa ile yemek sırasına giriyorduk. Orada hep yemek dağıtanların önemli aşları da yediklerinin konuşmalarıyla kulaklarımız doluyordu.
Babamın anlattığı ve Aybar’ın açık açık sözleri giderek soruları artırdı. Körler Okulu’na gidince kendimi sağ-sol ekseni çatışmalarında buldum. Üstelik yakınımızdaki Gazi Eğitim Enstitüsü’nde de olaylarla konu yaşanıyordu. Kafam epey karışıyordu. Ama müziğe de ilgim epey vardı. Okulda olanlar, sevdiğim sanatçıların ezgileri ve üstüne NATO tartışmaları. Artık hızla NATO’nun anlamını yaşayarak öğreniyordum. Peşinden gelen 12 Mart darbesi ile olanlar, direkt NATO ilişkileri, Vietnam’dan Filistin’e gelişen direnişler artık konuyu anlamaya hız verdi. Kıbrıs’la alakalı bazı bilgiler ise adanın NATO gerçeğini de kavratıyordu. Hele de anlaşma ve garantörlükle NATO ağı oldukça belirleme tetiklemesi yaptı.
Siyasal tercihlerle de konu artık rayına oturdu. Bu arada Kıbrıs’ta kutsal, dokunulmaz NATO pandorası açılıyordu. Kimisi “Kıbrıs NATO üssü olamaz” derken, kimisi de “Kıbrıs NATO üssünden kurtulmalıdır” diyordu. Hele Denktaş-Kıprianu görüşme ve anlaşması devamında “NATO işbirlikçileri Kıbrıs sorununu çözemez” sloganıyla konu artık adalaşıp evrenselleşti.
Ne zaman sol Kıbrıs’ta geriledi, sol denilen partiler düzen eksenine çekildi: adayla alakalı NATO konusu da öncülükten geriye doğru düştü. Hatta bir zamanların “NATO üssü olamaz” sloganı birden “adaya barış getirme” amaçlı hâle sokuldu.
Hâlbuki NATO kurulup garantörleri de NATO üyesi olduğu andan beri içselleşti. Gerek garantörler gerek direkt Amerika kanalıyla adada kalıcılaştı. Kalıcılaşma ile de kalınmadı, bölgesel savaşlarda saldırıdan istihbarat edinmeye dek kullanıldı. Çözüm paketlerinin merkezi, adanın sözde bağımsızlığı hep NATO içerikliydi. Boşuna bir dönemin Amerikan Dışişleri Bakanı Özal’a “siz adada NATO askeri olarak varsınız. Çekilecekseniz bize haber verin, oraya başka asker yerleştirelim” konuşmasını yapmadılar. Bu, Kıbrıs’ta nedense Avrupa gazetesi dışında pek yazılmadı.
NATO zirvesi Ankara’da yapılacak. Günler kaldı. Tam bir rejim yansıması oluyor. Abartıyla itibar birlikte yürüyor. Zirveye yönelik bir havaalanı dahi yapıldı. Ankara şimdiden abluka altında bir hapishane. On binlerce görevli güvenlik nedeniyle denetimde. Tabii kimisi de Trump-Erdoğan eksenine yoğunlaştı. Bazıları ise kırılmalara bakacak. İmaj arayanlar da olacak. Bol laf söylenecek. Kıbrıs’ta da tam da aynı zamanda başlayan yeniden diplomasi trafiği ile beklenti yemi de olacak.
Halkların katliamlarında rol alan, tarihi hep sermaye egemenliğine dayalı olan NATO’dan demokratiklik ve bağımsızlık bekleme gibi ironiler de aralarda duyulacak. Bugün yakın tarihte NATO önemli bir kanlı tarih sayfasının baş aktörlerindendir. Ankara toplantısı tam da krizlerin olduğu, NATO’da ortaklaşmanın değişik kırılma anlarıyla doluyken yapılıyor. Öyle ki NATO kendini koruma ürküntüsünü yaşarken, örgütün baş aktörü öteki ülkelerden toprak istiyor. Amerika’nın Grönland talebi gibi.
Kısaca, NATO krizi ile toplantısı Ankara kentinde şimdiden baskıyla başladı. Bol imaj beklentisi ile yaşanan gerçekler emperyalist çürümüşlüğün kendisidir. Bu konuda Kıbrıs’la alakalı bazı hatırlatma ve eğer olacaksa varsayımları da başka yazılarıma şimdiden terk ediyorum. Hele NATO’nun yapılan zirvesi ile protestoları birlikte ele almak da önemlidir. Unutmayalım. Adamızda bile bloksuz olmasına rağmen son anlaşmalarla NATO üslerine dönüştü. Zaten yasal hâldeki askerler dahi NATO merkezli orduyla direkt alakalıdır.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



