NATO Liderler Zirvesi uluslararası basında transatlantik ittifakın modern tarihindeki en kritik eşiği olarak anılıyor. Kuzey’de Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu’da İran-Filistin-Lübnan’a yönelik saldırılar ve Latin Amerika’da Venezuela’ya uzanan askeri müdahale gibi küresel ölçekte genişleyen bir militarizasyon dalgasının tam ortasında toplanıyor.
Washington’ın taahhütlerine dair derin güvensizlikler ve üye ülkelerin nerede duracağına dair soru işaretleri “ittifak yolda nasıl devam edecek, bir kopuş mu yaşanacak?” sorusunu kamuoyu tartışmalarının merkezine yerleştirmiş görünüyor. Bu anlamda farklı yayın organları bu buluşmayı sadece bir savunma toplantısı olarak okumuyor; ittifakın ve genel olarak merkez kapitalist ülkelerin sürüklendiği derin siyasal ve ekonomik meşruiyet krizine de dikkat çekiyor. Zirve böylece jeopolitik fay hatlarının yanı sıra ekolojik, toplumsal ve siyasal risklerin derinleştiği, faturanın milyonlarca dolarlık bütçe kesintileriyle halkın sırtına yüklendiği devasa bir militarizasyon meselesi olarak çerçeveleniyor.
Peki Batılı basın bu masayı nasıl okuyor? Gelin birkaç örnekle izini sürelim.
Tartışmaların başında ittifakın güven krizi geliyor. Financial Times’ın analizine göre NATO’nun asıl kırılganlığı bütçe rakamlarından çok siyasi güvendeki çöküşte: ABD’nin müttefiklerini koruyacağına dair inanç büyük ölçüde sarsılmış durumda. Trump yönetiminin Rusya’yı gerçek bir tehdit olarak görmediği, hatta ortaklık anlayışının kendisinin bile şüpheli hale geldiği vurgulanıyor. FT’ye göre Fransa ve İngiltere gibi ülkeler ilan edilen yüzde 3,5’lik savunma harcaması hedefine güvenilir bir yol bulamadıkça ittifak içindeki ağırlıkları küçülecek.
Avrupa’daki sol ve ilerici çevreler ise meseleyi farklı okuyor: kamu bütçelerinin militarizasyona kaydırılması yalnızca mali bir dengesizlik değil, kıta genelinde temel kamu hizmetlerini felç edebilecek yeni bir kemer sıkma rejiminin inşası olarak görülüyor. Silahlanmaya ayrılan her bütçe artışı, toplumun geniş kesimlerine yöneltilmiş doğrudan bir tehdit olarak vurgulanıyor.
Prof. Biljana Vankovska’nın CounterPunch’taki yazısı bu tabloya başka bir eksen ekliyor. Vankovska’ya göre, NATO’nun “NATO 3.0” olarak pazarladığı bu yeni evre, Rutte’nin “daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa” formülü aslında iflasın gerektirdiği bir mutabakatı işaret ediyor. NATO 3.0’ı öncekilerden ayıran şey, kalıcı kapitalizm uğruna kamu kaynaklarının doğrudan özel şirketlere aktarılması; güvenlik, sanayi, teknoloji ve sermaye birikiminin tek potada eridiği bu yapı, Batı ekonomilerini kalıcı bir savaş sanayisine hapseden, Rusya ile yeni bir çatışmayı adeta tarihî misyon edinmiş bir “Askeri-Endüstriyel Yatırım Fonu”nu temsil ediyor.
Öte yandan bu militarizasyon dalgasını yönlendiren ülkelerin iç siyasetlerine bakıldığında tablo, dışarıdaki saldırganlıktan çok içerideki yapısal çöküşü öteleme çabasına benziyor. Avrupa’da hükümetlere yönelik itirazlar çoktan başlamıştı ve bunların büyümesi kaçınılmaz görünüyor. Hükümetler de başta göçmenler olmak üzere kendi iç düşmanlarını yaratmak için kolları sıvamış durumda. Benzer bir çaba Türkiye’de de kendini gösteriyor. İktidarın diplomatik prestiji ve savunma sanayii üzerinden büyüyen beklentisine zirve öncesinde gösteri ve toplantı yasaklarıyla genişleyen bir güvenlik rejimi eşlik ediyor. Vankovska analizinde buna da yer veriyor. NATO hakkında konuşma ayrıcalığı artık yalnızca masadakilere ait diyor.
ABD’de yeniden hortlayan “komünizm” korkusu bu açıdan çarpıcı bir başka örnek. Trump son olarak Bağımsızlık Günü kutlamalarında komünizmi yeniden Amerikan özgürlüğüne yönelik en ölümcül tehdit ilan etti. Bu söylem gerçekte kapitalist hegemonyanın yaşadığı yapısal çöküşe, işçi sınıfının yoksullaşmasına ve alternatif siyasal hareketlerin yükselişine karşı geliştirilmiş defansif bir refleks olarak okunuyor. Nitekim son bağımsız kamuoyu yoklamaları, Amerikan seçmeninin mevcut piyasa düzenine karşı sosyalist ve kamucu alternatiflere giderek daha fazla yöneldiğini gösteriyor.
İçeride dağılan ekonomik vaatler kitleleri demokratik sosyalist arayışlara iterken, iktidar elitlerini de küresel çapta daha agresif bir güvenlik konseptine yöneltiyor. Dışarıda büyük bir düşman algısı yaratıp trilyonluk askerî bütçeleri savunmak, içeride büyüyen ilerici muhalefetleri “ulusal güvenlik” kılıfı altında bastırmanın bir yolu haline geliyor. Nitekim Atlantik’in her iki yakasında da büyüyen tepki temelde refaha yönelik bir talep. Ve bu talep, coğrafyaya göre değişen bir dille, giderek daha sert bir güvenlikçi refleksle bastırılmaya çalışılıyor.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



