Bizim çocukluğumuzda futbol maçlarının ne zaman biteceğine hakemler değil, analarımız karar verirdi. Tam top ayağına gelmiş, belki de hayatının golünü atacaksın… Balkondan bir ses yükselirdi: “Hilmiiii! Nevzaaattt! Hade, yemek hazır, babanız geliyor!” Kırmızı kartı balkondan yerdik. Ne uzatma dakikası vardı ne de VAR’a gitme şansı. Oyun biter, eve dönülür, sofraya oturulurdu.
Anam Ceyhun’un sofrasında yemek hiçbir zaman az pişmezdi. Hem miktar olarak hem de pişme derecesi bakımından! Et dediğin well done değil, well well done olacaktı; ille de kuruyana kadar pişecekti. Sonradan fark ettim, anam da bunu kendi anasından, Beri Nene’den görmüş. Oysa kimsenin öyle bir talebi yoktu. Hele babamın hiç. Önüne biraz domates, salatalık, zeytin ve ekmek koysan mutlu olurdu. Bir tas çorbayla da pekâlâ doyardı.

Anamın mutfağı başlı başına bir karşılaşmalar tarihiydi. Anneannemden öğrendikleri, Almanya’daki Türk arkadaşından ve Alman komşularından getirdiği tarifler… Kahvaltıda bazen “şpigella yumurta” bile olurdu. Biz çocukken ne olduğunu anlamazdık. Meğer bildiğimiz sahanda yumurtaymış! Hürmüs Nene’nin magarına bullisini de yapardı, Beri Nene’nin fırın tepsisinde pişen dönerini de. Ama ikisi de neneleriminki gibi olmazdı. Anam da kabul ederdi bunu. Tarifler miras kalıyordu, tatlar değil.

Babamın yemek konusunda pek talepkâr olmadığını söyledim ya… Meğer bizim bilmediğimiz bir istisnası varmış. Bu istisnayı da yıllar sonra, Cumagül’ün itirafıyla öğrendik. Pandemi döneminde babam zamanının çoğunu Doğanköy’deki bahçede geçirirdi. Anam da “adam aç kalmasın” diye yemekler hazırlar, yanına verirdi. Meğer babam, anamın hazırladığı yemekleri anneannemin, dedemden sonraki dördüncü hayat arkadaşı Cumagül’e bırakıyor, onun yaptığı börekleri, mantıları, kıymalı yemekleri alıp bahçeye gidiyormuş! Anamın haberi yok tabii. Yıllar sonra gelen itirafla, aile tarihimizin gizli gastronomi diplomasisi de açığa çıkmış oldu.
Babamın bahçesinde ise daha açık işleyen başka bir yemek ilişkisi vardı. Evde ve restoranımızda ortaya çıkan organik artıklar çöpe gitmezdi. Babam bahçede özel bir kompost alanı hazırlamıştı. Uygun artıklar tavuklara, diğerleri komposta giderdi. Tavukların yumurtaları ve pestisit kullanmadan yetiştirdiği meyve sebzeler yeniden sofraya dönerdi. Restoranımız varken bu döngü daha büyük ölçekteydi. Şimdi daha küçük ama hâlâ devam ediyor. Babamın bahçedeki bütün o uğraşı, çabası, emeği aslında Hilmi’den geriye kalan iki şey içindi: Nilda ve Ghetto. Biz buna o zamanlar döngüsel ekonomi demiyorduk. Yemek sofradan kalkınca bitmiyordu, yalnızca yer değiştiriyordu.


Çocukluğumuzda dışarıda yemek yemek ise özel bir olaydı. Hilmi’nin ya da benim doğum günüm, karne veya mezuniyet günü… Güzel et yapan bir restorana giderdik. Ama önce restoranın telefon numarası babamın kliniğine, sekretere veya hemşirelere bırakılırdı. Babamın kliniği oturduğumuz apartmanın altındaydı. Çok çalışırdı. Zaten evdeki birçok sofraya da hastaları nedeniyle yetişemezdi. Daha oturup siparişlerimizi vermiş olurduk ki telefon çalardı. Babamın bir hastası vardı. Hep birlikte restorandan ayrılır, eve dönerdik. Hastalar beklemezdi. Bizim doğum günlerimiz bekleyebilirdi.

Babamın ne kadar çok çalıştığını, dolayısıyla kendisini ne kadar az görebildiğimizi düşününce, bütün toplumsal baskılara rağmen ikimizin de doktor olma hayali hiç olmadı. Gerçi ikimizin de üniversite hayatı o kadar uzun sürdü ki, sanki doktora yapmış gibi olduk. Hilmi’nin ODTÜ’deki yüksek lisans macerası da böyleydi; derslerini başarıyla verdi, öğreneceğini öğrendi, sonra tezini yazmaya gerek görmeden Ankara’da bırakıp döndü; diploması olmadı ama öğrenmesi tamamdı.

Yine de bazı pazar sabahları Dr. Hami mutfağa girer, meşhur yumurtalı patates ameliyatını gerçekleştirirdi. Mangalın başında da önce o vardı. Sonra maşa abime geçti.

Çocukken bana hep “Bana abi diyeceksin!” derdi. Sonra bir yaşa geldi, herhâlde ergenliğin de etkisiyle, “Artık abi deme, Hilmi de!” demeye başladı. Ama olmadı. Ben ona bir türlü Hilmi diyemedim. O benim için hep abiydi. Ta ki birlikte Ghetto’yu açana kadar.
İki gardaş, bir restoran açmıştık. İşleri birlikte yürütüyor, sorumlulukları paylaşıyor, kararları ortaklaşa almaya çalışıyorduk. Bazen anlaşarak, bazen tartışarak, bazen birbirimizin eksiklerini tamamlayarak… O artık yalnızca benim abim değildi. Gardaşımdı. Birlikte ürettiğim, emeği ve hayatı ortaklaştığım insandı. Abilik, yerini eşitler arasında kurulan başka bir ilişkiye bırakmıştı.

Ghetto’nun mutfağında da hünerlerini gösterirdi. Yemek yapmayı severdi, eli lezzetliydi. Ama ne orada ne de mangalın başında kendine hiçbir zaman şef demedi. Şefliği emekle ve ustalıkla erişilen bir mertebe olarak görür, kendini o mertebede saymayı gerçek şeflere haksızlık kabul ederdi.

Bir gün hep birlikte mangalın başındaydık. Abim kömürleri tutuşturmaya çalışırken dönemin cumhurbaşkanına sövüp sayıyordu. Tam o sırada mangaldan fırlayan kızgın bir kor parçası gözüne isabet etti. O günden sonra cumhurbaşkanı hakkında bir daha kötü konuşmadı. Kırk yıllık iktidarın mangal başındaki etkisi de böylece kanıtlanmış oldu!

Çocukken anamın sofrasına çağrılırdık. Büyüdükçe başka sofralarla da tanıştık. Davetiyeli, protokollü, seçimli sofralarla… Anamın sofrasında da bir iktidar vardı elbette. Yemek saatini o belirlerdi. Masaya oturmak mecburiydi. Sevgiyle disiplin, bollukla otorite aynı sofrada buluşurdu. Ama o sofrada kimsenin oyuna talip olunmazdı. En fazla tabağındakileri bitirmemiz beklenirdi.
Artun Ünsal’ın İktidarların Sofrası kitabı, sofraların tarih boyunca yalnızca karın doyurmak için kurulmadığını; güç, hiyerarşi ve temsil ilişkilerinin de sahnesi olduğunu düşündürüyor. Ulus Baker’in Sanat ve Arzu üzerinden hatırladığım düşünceleri ise başka bir soruya götürüyor beni: Birlikte yemek yemek yalnızca aynı masaya oturmak mıdır, yoksa birlikte bir şeyler üretebilmek mi?
Babamın kompost alanını, anamın mutfağını, Cumagül’ün böreklerini ve Hilmi’yle birlikte kurduğumuz restoranı düşündüğümde, sofranın tabaklardan çok daha fazlası olduğunu görüyorum: emek, paylaşım, alışkanlık, tercih, karşılaşma ve bazen küçük itaatsizlikler…
Seçim sofralarında da insanlar bir araya geliyor. Yemekler yeniyor, konuşmalar yapılıyor, vaatler veriliyor. Elbette siyasetle sofranın buluşmasında tuhaf bir şey yok. İnsanlar yüzyıllardır yemek yerken tartışıyor, anlaşıyor, örgütleniyor. Ama bir sofranın ne kadar kalabalık olduğu kadar, nasıl kurulduğu da önemli. Kim davet ediliyor, kim dışarıda kalıyor? Kim başköşeye oturuyor, kim servis yapıyor? Yemeğin bedelini kim karşılıyor? Harcamalar nasıl kayda geçiyor? Davet sona erdiğinde geriye ne kalıyor?
Protokol sofralarında oturma düzeni bile başlı başına bir dil. Kimin yanında kimin oturduğu, kimin önce konuştuğu, kime önce servis yapıldığı… Bazen menüden çok bu ayrıntılar anlatıyor sofranın ne için kurulduğunu.
Oysa bir sofrayı mümkün kılanların çoğu, o sofrada oturmuyor. Alışverişi yapanlar, yemekleri pişirenler, tabakları taşıyanlar, masaları toplayanlar… Onların emeği olmadan ne aile sofrası kurulabilir ne de en gösterişli devlet yemeği.
Elbette mesele anamın sofrasını masum, iktidarın sofrasını kötü ilan etmek değil. Anamın sofrasında da kurallar vardı. Babamın Cumagül’le yürüttüğü gizli yemek operasyonu bunun en eğlenceli kanıtı! Ama iki sofra arasında üzerinde düşünmeye değer bir fark var.
Bizim evde sofradan artanların nereye gittiğini bilirdik. Bir kısmı tavuklara, bir kısmı toprağa dönerdi. Siyasi sofralarda ise yalnızca artan yemeklerin değil, harcanan paranın ve verilen sözlerin de izini sürebilmeliyiz. Çünkü bir sofranın hesabı, yalnızca yemek bittiğinde masaya bırakılan fiş değildir.
Belki de mesele sofranın ne kadar zengin olduğu değil, o sofradan kalktığımızda geriye ne bıraktığımızdır.

Bir sonraki yazıya kadar, herkese az iktidar, bol arzu, bol aşk ve müştereklik.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.



