yazılariktibasİmparatorluk eve geldi - Stelios Foteinopoulos

İmparatorluk eve geldi – Stelios Foteinopoulos

Orjinal yazının kaynağıtribunemag.co.uk
alıntı yapılan kaynakbirgun.net
Kategori:

Minneapolis’te yaşanan dehşet verici olaylar, askeri operasyonlar sırasında sivillerin öldürülmesi, yerleşim mahallelerine yönelik silahlı baskınlar ve bir Amerikan kentinin devlet şiddetinin teşhir alanına dönüştürülmesi bir istisna değil, siyaset bilimciler ve tarihçiler tarafından uzun süredir teşhis edilen bir örüntünün çarpıcı bir tezahürüdür. Bu örüntü temel bir gerçeği açığa çıkarır: İmparatorluğun içkin şiddeti coğrafya tanımaz. Minnesota örneği, bu şiddetin imparatorluk devletinin bizzat kendi temellerine nasıl geri sızdığını; iç güvenliği, toplumsal denetimi ve yurttaşlık kavrayışının kendisini nasıl dönüştürdüğünü gösterir.

Yüzyıllar boyunca bize bir iktidar coğrafyası öğretildi: Batı eyleyen taraftır, geri kalanlar ise bedel öder. Emperyalizmin dışsal bir proje olduğu, fetih sahnesinin kaynaklara el koymak için orduların çarpıştığı uzak topraklarla sınırlı bulunduğu anlatıldı. Sömürge öznesi, yabancı “öteki”, bu vahşi mirasın tek taşıyıcısı olarak kavrandı. Bu çerçeve, imparatorluk merkezinin kendisini ayrı, yalıtılmış ve ahlaki olarak farklı tahayyül etmesine imkân tanır; iç huzurun dıştaki vahşetle bağlantısız olduğu varsayılır. Bu, “temiz eller” anlatısıdır. Teselli edicidir, ama aynı zamanda tehlikelidir.

EMPERYAL BUMERANG

“Emperyal bumerang” kavramı, imparatorluğun sınırlarında normalleştirilen ve mükemmelleştirilen denetim teknolojilerinin, ırksal hiyerarşi ideolojilerinin ve şiddet mimarilerinin er ya da geç metropol merkeze geri döndüğünü ileri sürer. İlk olarak “istisnai” mekânlarda; sömürgelerde, sınır bölgelerinde, kara hapishanelerde, uzak savaş alanlarında meşrulaştırılan pratikler orada tutulamaz. Bürokrasi aracılığıyla, kurumsal hafıza yoluyla ve sistemik kriz anlarında bazı insanları “istenmeyenler” olarak görmeye başlayan bir zihniyetle geri sızarlar. Zamanla bu araçlar bir “yazılım güncellemesi” geçirir ve bir zamanların “liberal merkezi”nin kalbinde yeniden konuşlandırılır. Hedef yeniden etiketlenir: Dışarıdaki “vahşi”den içerideki “iç düşman”a.

Bu dinamik, Aimé Césaire’in 1950 tarihli klasik eseri Sömürgecilik Üzerine Söylev’de kehanet düzeyinde bir açıklıkla dile getirilmiştir. Césaire, Batı’nın sömürgeleri sayesinde geliştiği ve bu süreçte kendisini “medenileştirdiği” yönündeki Avrupalı kibri yerle bir eder. Ona göre sömürgecilik, imparatorlukları maddi olarak zenginleştirirken, aynı anda onları ahlaki, siyasal ve toplumsal olarak vahşileştirmiştir. İşleyebilmesi için mutlak ırksal üstünlük fikrini, idari keyfiliği ve “öteki”nin insanlıktan çıkarılmasını üretmek zorundaydı. Césaire açısından Avrupa faşizmi, özellikle Nazizm tarihsel bir sapma değil, bir “bumerang etkisi”ydi. Sömürgesel şiddetin “ırksallaştırılmış, kitleselleştirilmiş, bürokratik ve kişiliksiz” şiddetin Avrupa topraklarında, Avrupalı (beyazlar dâhil) bedenlere uygulanmasının doruk noktasıydı. Siyasal kuramcı Hannah Arendt’in “emperyal bumerang” terimini ortaya atmasına yol açan da budur.

“Onlar Nazizm’i, kendilerine yöneltilmeden önce tolere ettiler,” diye yazar Césaire; “onu mazur gördüler, gözlerini kapadılar, meşrulaştırdılar; çünkü o zamana kadar yalnızca Avrupalı olmayan halklara uygulanıyordu.” Bu okumada Holokost’un dehşeti, Avrupa’nın kendi sömürgeci mantığının yansıtılmış ve yoğunlaştırılmış bir versiyonu ile yüzleşmesinin şokudur.

Emperyal tekniklerin bu geri akışına dair tarihsel kanıtlar fazlasıyla mevcuttur. Britanya İmparatorluğu’nu düşünelim. Toplama kampı Naziler tarafından icat edilmedi; 1899–1902 Boer Savaşı sırasında Britanya tarafından Afrikaner sivilleri ve Siyah Afrikalıları tutmak için sistematik biçimde kullanıldı. İrlanda, Hindistan ve Kenya’da geliştirilen nüfus denetimi, gözetim ve toplu cezalandırma yöntemleri; sokağa çıkma yasakları, kimlik belgeleri, “stratejik köyler” daha sonra Birleşik Krallık’ın kendi iç güvenlik ve karşı-terör stratejilerini, özellikle de Kuzey İrlanda’daki “Troubles” dönemini ve 11 Eylül sonrası göçmen toplulukların izlenmesini şekillendirdi.

Amerika Birleşik Devletleri açısından bu süreç ulusal anlatının derinlerine gömülüdür. Sınır hattı ve plantasyon, ülkenin ilk iç sömürgeleriydi; ırksal yok etme ve boyun eğdirme ideolojileri burada üretildi. Yerli halklara karşı uygulanan karşı ayaklanma mantığı (sivil kamplara saldırılar, zorla yerinden etmeler) yirminci yüzyıl savaşlarının öncülüydü. Bu mantık aynı zamanda daha saldırgan ve seferî bir zihniyete sahip ABD ordusunun profesyonelleşmesini etkiledi ve 1914 Ludlow Katliamı gibi emek hareketlerine yönelik vahşi baskılara zemin hazırladı; Colorado Ulusal Muhafızları’nın grevci madencileri ve ailelerini sömürgesel savaş taktiklerini andıran yöntemlerle hedef alması buna örnektir.

ESKİ YÖNTEMLER, YENİ DÜŞMANLAR

Yirmi birinci yüzyılın “Teröre Karşı Savaşı” bu bumerang etkisini hızlandırmış ve dijitalleştirmiştir. 11 Eylül sonrası paradigma, küresel, kalıcı ve hukuken istisnai bir savaş alanı yarattı. Guantánamo, Ebu Gureyb ve CIA’in gizli hapishanelerinde meşrulaştırılan uygulamalar yargısız süresiz tutuklama, “geliştirilmiş sorgulama” (işkence), kitlesel gözetim ve meta veriye dayalı hedefli saldırılar yurtdışında kalmadı. İç düzeni köklü biçimde dönüştürdüler.

1033 Programı, zırhlı araçlardan (MRAP), helikopterlere, gece görüş dürbünlerinden taarruz tüfeklerine kadar milyarlarca dolarlık askerî teçhizatı yerel polis birimlerine aktardı. 2014’te Ferguson, Missouri’de polislerin bir isyancı nüfusa karşı işgal ordusu gibi davranması, bu akışın görsel ve taktiksel bir tezahürüydü. Bugün ise yıllık 30 milyar dolarlık bütçesiyle ICE, İtalya, İsrail ve Brezilya’nın askerî bütçelerine denk bir güce sahip bir kurum olarak sahnededir.

“İç düşman”: Sınırsız ve hudutsuz bir terörle savaş fikri, özellikle Müslüman, Arap ve Güney Asyalı toplulukların tuzak operasyonları, uçuş yasakları listeleri, kapı çalmalar, ebeveynlerin ve beş yaşındaki çocukların kaçırılması gibi uygulamalarla hedef alınmasını meşrulaştırdı. Minneapolis’te olan biten, ABD hükümeti tarafından mümkün kılınmış, ırksallaştırılmış denetime dayanan bir ceza-devletinin kurumsallaşmış ürünüdür. İmparatorluk eve dönmüştür.

Çeviren: Yusuf Tuna Koç 


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

Ümit Akçay yazdı: COP31’e doğru: Antroposen, kapitalosen ve ekolojik emperyalizm

Dünya Ekonomik Forumu’nun 2026 Küresel Riskler Raporu, çarpıcı bir çelişkiye...

Emre Demir yazdı: Farklılıklar içinde birlik arayışı: 18. BRICS Zirvesi

Yeni Delhi’de 18. BRICS Zirvesi, 12-13 Eylül 2026 tarihlerinde...

İ. Uğur Toprak yazdı: Gıdanın Dünü, Bugünü ve Geleceği

Başlığa bakınca ister istemez düşünüyor insan. Gıdanın dünü neydi,...

Kerem Göktan yazdı: 11 Eylül sonrası ABD-Çin ilişkileri: Ortak yaşam-gerginlik sarmalı

11 Eylül 2001’de gerçekleşen radikal İslamcı terör saldırısı sonrası...

Enzo Traverso yazdı: Marx, tarih ve tarihçiler: Yeniden kurulması gereken bir ilişki

Son yıllarda başlayan ve yaygın olarak “yeni eleştirel düşünceler”...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,897TakipçilerTakip Et
965AboneAbone Ol

Son eklenenler

Özkan Yıkıcı yazdı: Yeni döneme açılan yelkenleri ile Irak

Ortadoğu'nun siyasal tarihinde Irak, kavşak dönemlerde dahi önemli sıçramalar...

Hediye Levent yazdı: Irak’ta işgal bitti! Peki şimdi ne olacak?

30 Eylül 2026 Irak için tarihi bir gün. Yaklaşık...

Özkan Yıkıcı yazdı: Sabahın seherinde ekim ayına başlarken ki Türkiye

Sabahleyin klasik altı buçuk yataktan kalkma dönemim başladı. Önce...

Ceren Ergenç yazdı: ABD-Çin zirvesinden çıkan geçici barış kime yarayacak?

Xi Jinping geçen hafta üç günlük bir devlet ziyareti...

Özkan Yıkıcı yazdı: Sıra geldi Brezilya seçimlerine

Bu yıl özellikle Latin Amerika seçimleri önemliydi. Öyle önemli...

Özkan Yıkıcı yazdı: Yeniden tekrarlama ihtiyacı

Sonunda New York şovları sonlandı. Tabii ki oraya gidip...

Volkan Yaraşır yazdı: 14 maddede faşizm: Umberto Eco

Yıl 1933, Mayıs ayının 10’u, Berlin opera alanına kamyonlarla...

Canlı yayın