Kıbrıs iktibasLevent AtikoğluEğreti Bir Zafer: Özgürüm hiç olmadığım kadar, özgürüm en sonunda! - Levent...

Eğreti Bir Zafer: Özgürüm hiç olmadığım kadar, özgürüm en sonunda! – Levent Atikoğlu

Bazen bir hayatın içindeymişim gibi değil de, dışındaymışım gibi hissediyorum. Sanki biri, üzerime bol bir palto geçirmiş de aynada kendime bakarken kimin paltosunu giydiğimi çözmeye çalışıyorum. Hayat, üzerimde eğreti duruyor. Ne zaman ait hissetmeye kalksam, bir yerinden sarkıyor, bir yerinden çekiyor, bir yerinde kumaş patlıyor. Aidiyet duygusu, ayağıma büyük gelen bir ayakkabı gibi: her adımda içten içe vuruyor ama yürümeyi sürdürüyorum.

Kazandım, kaybettim. Kaybettim, sonra yine kazandım sandım. Oysa her “başarı” denen şey, içimden bir parçayı alıp götürdü. Her ödül, bir başka sessizliğe, bir başka boşluğa dönüştü. Kazanmanın o çok parlatılan yüzü, aslında bir tür unutuluşu da içeriyor. Çünkü bir şeyi kazandığında, çoğu zaman kendinden bir şeyi yitiriyorsun. Daha az görmeye başlıyorsun, daha çok sahip olmaya. Daha az dokunuyorsun, daha çok gösteriyorsun.

Bunu en çok, kaybettiğimde anladım. Bir şey elimden gittiğinde, içimde beklenmedik bir ferahlık oluştuğunda. O boşluklarda bir hafiflik vardı; o hafiflikteyse bir tür açıklık. Kaybetmek, bana görünmeyen yerleri gösterdi. Her şey elimden kayarken, neye tutunabildiğime baktım. Cevap açıktı: üretmek.

Ve ben…

Yürüdüğüm her yolu —en dibine, en ayrıntısına, en kırılgan, en kaybedilen noktasına kadar— yaşasam da,

her zaman o üretmek denen yüce değer beni ve çevremi en büyük kazançlara itti.

Yalnızca yaratmak değil. Aynı zamanda dayanmak, dönüşmek, tanıklık etmek, kendini yeniden kurmak. Bir satırla, bir görüntüyle, bir jestle. Sözle ya da suskunlukla. Bazen bir çocuğun yüzüne dokunan gölgeyle, bazen unutulmuş bir şarkının tınısıyla. Üretmek, kelimelerin ve nesnelerin ötesinde bir eylem: varlığını başka bir varoluşa dönüştürmek.

Çünkü kaybetmek de üretimin bir parçası. Yıkım olmadan yeniden kurmak olmaz. Kırılmadan ışık sızmaz. Her parçalanış, içimde bir başka sese yol açtı. Her yoklukta bir varlık aradım. Bulduğum şey hep aynıydı: yaratma zorunluluğu. Yaralarımı sararken değil, onları açık bırakıp içinden ses yükselttiğimde anlam kazandım. O yüzden en çok, eksik yanlarımla ürettim.

Peki ya özgürlük?

En çok ona kandık.

Özgürlük, belki de hiç var olmadı. Ya da bize sunulan biçimiyle: seçeceğini sanmak, ama zaten çoktan seçilmiş olan bir hayatı yaşamak. Her “ben buyum” dediğimde, içimde başka olasılıkların cenazesi kalktı. Özgürlük, bana daha çok bir dekor gibi geldi: içine girip fotoğraf çektiğimiz ama içinde gerçekten yaşayamadığımız bir maket ev gibi.

Belki de özgürlük, hiçbir şeye mecbur olmamak değil; yalnızca bir şeye sadık kalabilmekti: yaratmaya, tanıklık etmeye, anlatmaya. Kimin için, ne için olduğu mühim değil. Yeter ki o sadakat seni görünmez duvarların içinden çeksin alsın. Bu belki benim için bir isyan. Susmak değil ama susturulmamak. Kaybolmak değil ama görünmeyen bir iz bırakmak.

Bu yüzden hayata eğreti durduğum kadar, ona içten içe şekil de verdim. Eğretiliğin içinde kendi kalıbımı biçtim. O bol gelen paltoyu söküp yeniden diktim. İçimdeki çatlaklardan sızan ışıkla kendi yolumu aydınlattım. Her şeyden azade olamadım belki, ama en azından o azadeliğin hayalini üretimlerime katık ettim.

Çevremde insanlar kazandıkça susuyor. Ben kaybettikçe konuşuyorum. Onlar yükseldikçe korkuyor. Ben düştükçe cesaret buluyorum. Çünkü biliyorum: kalıcılık, ancak içtenliğin tortusuyla mümkün. Ve içtenlik, ancak üretimin şeffaf elleriyle şekillenir.

Kazananların dünyasında kaybetmenin onurunu, yorgunluğunu ama aynı zamanda berraklığını taşıyorum.

Ve evet:

Yürüdüğüm her yolu en dibine, en kırılgan noktasına kadar yaşasam da,

her zaman beni ve çevremi en büyük kazançlara itecek hayatın üzerimizde eğreti durduğu değil, bizi içeriden söküp yeniden biçimlendiren bir ihtimale yönlendirmesi hep var. Ve o ihtimalin adı, başka hiçbir şey değil — her şeye rağmen yaşayabilme direnci… Bize özgürlük ve barış diye yutturulan bu en acı 20 Temmuz gününde, tek yapabileceğim şey şu dizelerle bir nebze de olsa dindirmektir özür dilenmemiş çocukların acısını:

fırtına

eskiden beri yanımda olan baş dönmesi fırtına

çözdü düğmelerimi başladım ağlamaya

düşe tuttum terlemiş sırtımı

üflüyorum rüzgârın yönüne düşmüş gözbebeğime

şimşek çakarken ağaç altında

yağmur yağarken deniz kenarında

usul usul kandırdım kendimi başladım sallanmaya

göbek bağım koptu

yaz meyvesi yırtılan ağzım

pürüzsüzce uçtu gitti

seyreldim en sonunda

sevişmeyi öğrenirken sevdiğim aldanışlarım sığdırmaya başladı

bir buçuk kişilik yatağımı

çatladım

dağıldım

egzoz kokusu kadar lirik dışı kaldım

bölünürken mevsimler

doğduğu yerin adını unuttu çocuklar paylaştılar beni aralarında

özgürüm hiç olmadığım kadar

özgürüm en sonunda!


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

“Uyuz Guduz Alameti Da Çok” – Levent Atikoğlu

Kıbrıs’ın işgal altındaki bölgesinde yıllardır kurulan siyasal düzeni anlatmak...

Denizaşırı Odalarda Aklanan Muhalefet: Bir Enkazın Anatomisi – Levent Atikoğlu

Türkiye’nin bütün dertlerinin, kirinin, pasının, her türlü rezilliğinin ve...

21 Aralık propaganda tarihi değildir – Levent Atikoğlu

21 Aralık 1963 ve bu hafta, milliyetçiliğin utanmaz diliyle...

3 Aralık Dünya Engelliler Günü: Hesaplaşma ve yüzleşme vakti – Levent Atikoğlu

Kıbrıs’ta, Türkiye’de, ihmal ve istismar üzerine kurulu işgüzar sistemlerde...

Derya’dan Erhürman’a kapsayıcı barış dili ayarı – Levent Atikoğlu

Canlı yayınların en çarpıcı yanı, samimiyete ve çoğu zaman...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,929TakipçilerTakip Et
891AboneAbone Ol

Son eklenenler

Özkan Yıkıcı yazdı: NATO liderler zirvesi sonlanırken

Aylardır gündemde dolaşan, iki günlük toplantı yapılan otuz altıncı...

Minas Stilianu yazdı: Kıbrıslı Rum Reddiyeciliği: Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluşundan 1974’e Kadar

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 1960 yılında kurulması, Kıbrıs tarihinin en önemli...

Özkan Yıkıcı yazdı: Son gündemleşmelerle birlikte Kıbrıs ve NATO güncelliği

Sabahleyin yerel gazetelere bakınca iki konu ağırlıktaydı. NATO zirvesi...

Yusuf Karadaş yazdı: NATO zirvesi ve gözleri bağlı vatan!

Toplumcu edebiyatımızın önemli isimlerinden Adnan Özyalçıner, bir öykü kitabına...

Ahmet Cavit An yazdı: Kıbrıs ve NATO

300 yıldan fazla Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde kalan Kıbrıs adası,...

Şener Elcil yazdı: Çamaşır Makinesi Sendikacıları

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’da yaptığı son toplantıda “Siz,...

Umut Can Fırtına yazdı: Trump istedi, Infantino kırmızı kartı kaldırdı: Sana iltimas bitmez bende

Uluslararası kurumların bağımsızlığı ve tarafsızlığı her geçen gün daha...

Aykut Çoban yazdı: Antalya COP31’de ne mavi ne yeşil, kızıl bölge

İklim Değişikliği Sözleşmesi’ne taraf ülkeleri, kararlar almak için her yıl...

Canlı yayın