Bazı devletler vardır ki daha kurulurken kendi içinde yoğun çelişkilere sahip olmaktan kurtulamaz. Yazılış şekli, amaçlanan konum ile yaşatılanlar hiç birbirini tutmaz. Lübnan da böylesi bir ülke. Öyle ki Şam’daki antisömürgeciliği beğenmeyen sömürge efendileri İngiltere ve Fransa, orayı parçaladılar. Hatta ikinci paylaşım savaşına girme umuduyla Hatay da Türkiye’ye bırakıldı. Lübnan o dönemin Hristiyan nüfus konumuyla da ayrı devlet olarak çizildi. Hedef, başkent Beyrut’un resmen Ortadoğu finansman merkezi yapılmasıydı. Nasıl ki Avrupa’da İsviçre vardı, Ortadoğu’da Lübnan, uzak Asya’da da Laos aynı duruma getirilmek isteniyordu. Ama tutmadı.
Ortadoğu haritasında sömürgesel yeniden planlamaya bakınca da özellikle Kıbrıs ve Lübnan bir başkaydı. Etnik ayrımlı, mezhepsel parçalanma ve darmadağınlıklarla şekillendirildi. Açık dış müdahaleler kurallaştırıldı. Nitekim Kıbrıs ve Lübnan yakın tarihleri bunun kanıtlarıyla doludur. Bir farkla; tüm kanlı iç savaşlarına rağmen dış işgal girişimlerine karşın hâlâ Lübnan parçalanıp ayrı devletçiklere sokulmadı. İşgalciler kalıcı olamadı.
Lübnan yeni sömürge döneminde finansman merkezi amaçlı yapılandırıldı. Tutmadı. Ama örgütlenme modeli ve devlet şekli yine ayrımlarla şekillendiği için ülkede otoriter bildik devlet yoktu. Bir de dış müdahaleler eklenince, artı paydaşlaşma da olamadı. Hem iç savaşlar hem de açık işgaller yaşandı. İsrail dâhil. Daha net resim şu: Lübnan bölgesel güçlerin adeta minyatürüdür. Her bölge gücünün Lübnan’da bir taraftarı oluştu. Hem destek hem de müdahale bakımından bu durum normal işletilen koşul hâline geldi.
Lübnan, iç savaşlar veya dış müdahalelerin işgali içinde savrulmanın yanında bir de yoğun Filistin mültecileri barındırıyordu. Bunlar da bir döneme dek iç kavgada etkileyici kesim oldu. Bu yüzden başta İsrail ve Suriye müdahalelerinde Filistinliler de nasiplerini alıyordu. Hatta nadir olsa da Filistin içi çelişkilerin savaşları da Lübnan’da yaşandı.
Lübnan’a en çok müdahale edip işgaller gerçekleştirme peşinde olan önemli güçlerden birisi İsrail idi. Güney Lübnan’a defalarca girdi. Hatta orada faşist işbirlikçi yönetim dahi kurdu. Ama tutunamadı. Özellikle 2006’da Hizbullah’a karşı girişilen geniş çaplı askerî işgal hareketi başarısız oldu. Bunun net anlamı şu: İsrail Ortadoğu’da ilk önemli yenilgisini yaşadı. Benzeri bir durum da daha önce Güney Lübnan’dan çekilmek zorunda kalmasıyla gerçekleşmişti.
Hizbullah bu başarı nedeniyle Ortadoğu’da hem sevilen hem de nefret edilen bir yapı hâline geldi. Lübnan devletinin etkisizliği, ordusunun güvenliği sağlayamaması ise Hizbullah’a bir başka gözle bakılmasını getirdi. İsrail bu yenilgiyi hiç hazmetmedi. Hatta tarihî önemli çelişki 2008’de yaşandı. Birleşmiş Milletler toplantısında, Amerika’nın da zorlamasıyla Lübnan işgalini değil Hizbullah’ın silahsızlandırılması kararını aldı. Lübnan’a bunu gerçekleştirmek için de uluslararası güç gönderildi. Türkiye de var. Ama şimdiye dek olay konusunda adım atılamadı. Fakat İsrail Hizbullah yenilgisini hiç unutmadı. Her fırsatı da kullandı.
Yeniden Ortadoğu’daki yeni hamlelerine hazırlanan İsrail özellikle Hizbullah’ı unutmadı. Her kara harekâtı da geçersizdi. Hizbullah bloku ise seçimlerde başarılı çıkıyordu. Yeni planlama yürürlüğe konulurken taktik işe yaradı. Kamuoyu, Hizbullah-İsrail ateşkes ilanının saatler kaldığı propagandasına inanıyordu. Oysa tam aksi yapıldı: telsizlere bomba konup patlatıldı ve Hizbullah binlerce komutan ile liderini kaybetti. Peşinden yoğunlaşan saldırılarla karşı karşıya kaldı.
Hizbullah artık Lübnan’da önemli tek örgüt değildi. Israrla zamanında geçirilen Birleşmiş Milletler kararının uygulanması dayatılıyordu. İsrail, olmadığı takdirde yeniden işgale girişeceğini çekinmeden duyuruyordu. Bu arada Gazze operasyonlarında soykırım yapılırken Filistinliler doğrudan karşı desteği Hizbullah’tan buldu. Bu da örgütün iyice zayıflamasını getirdi.
Son olarak Amerika ve İsrail’in İran’a saldırısıyla yeni fırsatlar da oluştu. Zaten ateşkese karşın İsrail hem Filistinlileri hem de Hizbullah’ı bombalıyordu. Savaşın iyice kızıştığı koşullarda açıkça Beyrut bombalanarak resmen İsrail-Hizbullah savaşı ateşlendi. Çatışmalar hâlâ sürüyor.
Teknolojide geri kalma ve destek kanallarının daralmasıyla yapı önemli füzeler karşısında çaresiz kaldı. Lübnan’da İsrail’e karşı olan kesimler dahi açık açık Hizbullah’a destek vermedi. Açıklamalar ise kirlilik dolu.
İsrail İran saldırılarını teknolojik yıkımla sürdürürken Lübnan’a da saldırılarla işi tamamlama peşinde. Hizbullah kaybettiği lider boşluğu nedeniyle üst düzey ordu yetkililerinin kaybı sonucu direnci daha zayıf bir duruma geldi. Ama Beyrut bombalanıyor. Hizbullah’ın etkin olduğu durum epey vahim. Eski direnç gücünde değildir. Üstelik çevresinden onu destekleyen de yok. Bu da İsrail’in ateş gücüne kimsenin diyecek bir şeyi olmamasını yaratıyor.
Önemli finansman merkezi olacak diye kurduruldu. Olmadı. Şimdi açık saldırılarla kısa zaman önce kendini yenen Hizbullah’a son çiviyi koyma peşinde. İşin daha da ilginci, Lübnan hükûmeti de Hizbullah’ın silahlarını İsrail’e teslim etmesini istiyor.
Anlayacağınız: Hizbullah’ın bu defa işi zor. Bir zamanların İsrail’i ilk yenen yapısı olmasından, şimdi ayakta kalmak için direnen harekete geriledi. Ama değişmeyen ilke şu: İsrail yıkıyor. Fırsatı değerlendirip rakiplerini yok etmeye çalışıyor. En modern teknoloji Beyrut’un yoksul mahallelerine ölüm saçarak başarı peşindedir. Emperyalist çağın en kirli olayı olan İsrail, Siyonist devlet biçimiyle Ortadoğu’da kan dökmeye devam ediyor.



