Kıbrıs Türk toplumunun içine düşürüldüğü duruma nasıl geldiği ile ilgili yaşadıklarımızdan örneklere bu hafta da kaldığımız yerden devam edelim.
Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası (KTÖS) olarak eğitim vizyonumuzu belirlemek için yoğun bir çalışma içine girdiğimiz 1999 yılında, eğitimle ilgili görüşlerini almak için tüm siyasi partilere ziyaretlerde bulunmuştuk.
Adamızın kuzeyinde en çok hükümetçilik yapan Ulusal Birlik Partisi‘ne (UBP) yaptığımız ziyarette, merhum Genel Sekreter Vehbi Zeki Serter bizi çok sıcak karşıladı.
Yaptığımız görüşmede, UBP’nin eğitimle ilgili yazılı bir programı olmadığını öğrendik. Vehbi Zeki Serter, eğitimle ilgili programlarının olmayışını “Milli Eğitim Yasamızın 22. Maddesi”ne dayandırarak, Türkiye’nin eğitim sistemini takip etmemize bağladı.
Bunu hiçbir şekilde gizlemeyerek, açıkça ifade etti.
Türkiye’den dayatıldığını UBP yetkilileri yıllar önce bile gizlemezken, gelen giden hükümetlerle yıllarca mücadele etmemize rağmen temel anlayışını değiştiremediğimiz işgal rejimine edilgen bireyler yetiştirmeyi, biat etmeyi temel alan, ırkçı, şoven, ezberci sistemle ilgili Aralık 2025 yılında, basına yaptığı açıklamada KTÖS başkanı, “Kıbrıs Türk Eğitim Sistemi çağdaş, laik ve güçlü bir sistemdir” diyebilmektedir.
Üstelik sendikanın elinde “2000’li yılların Eğitim Modeli” diye bir vizyon kitabı ve onlarca yönetim ve genel kurul kararı olmasına rağmen.
Basın-Sen Başkanı Ali Kişmir 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mustafa Akıncı lehine açıkça taraf olduğu için rejimin hışmına uğrayarak MİT tarafından özel görüşmeye davet edilip, tehdit edilmişti.
Bu da yetmemiş olacak ki, yazdığı bir yazı yüzünden, hakkında 10 yıl hapis istemi ile dava açılmış ve hala daha yargı süreci devam etmektedir.
Ali Kişmir’e dava tebliğ edildiği zaman, gerçekte bunun tüm demokratik güçlere karşı rejimin açık bir saldırısı olduğunu tüm sendika ve parti yetkililerine aktardım.
KTÖS’te görevde olmadığımdan, onlarla ayrıca iletişim kurarak, bu saldırıya karşı, aynı yazının altına imza atarak sahiplenilmesi gerektiğini ve bu imzaları bir eylemle savcılığa vererek topluca tepki konmasını talep ettim.
Hiçbir yanıt alamadım.
Konuya duyarlılık gösteren Bağımsızlık Yolu’ndaki arkadaşlar imza kampanyasını sahiplenip, bin bir sıkıntı ile kampanyayı yürüterek imzaları topladılar.
Ne ilginçtir ki, demokrasi ve özgürlükler konusunda reklam yapmayı alışkanlık haline getiren bazı sendika yetkililerine gidildiğinde “o da yazmasaydı” cevabı ile karşılaştılar.
Bağımsızlık Yolu’nda kampanyayı yürüten arkadaşlarımızın onlara yönelik basına açıklama yapmaları üzerine aynı kişiler apar topar Ali Kişmir’i arayarak, onunla birlikte basın önünde resim çektirip, imza atmak zorunda kaldılar.
2009 yılında, dönemin Başbakanı Ferdi Sabit Soyer sendikaları başbakanlık bodrumundaki toplantı odasına davet ederek, Türkiye’den paket dayatıldığını ve bu pakette devlette yeni istihdam edilecek olanların maaşlarının yüzde 40 oranında düşürüleceğini içeren madde olduğunu bildirdi.
Yapılan tartışmalar sonunda, hükümetle birlikte kendi ayaklarımız üzerinde durmayı hedefleyen bir mücadele yapılması gerektiği konusunda ortaklaştık.
O gün sendikalar adına yaptığım açıklamada, dayatılan paketle Kıbrıslı Türklerin göçe zorlandığını ifade ederek bu yasayı “Göç Yasası” olarak isimlendirdim.
Başbakan Ferdi Sabit Soyer konuyu kendi partisinde tartışmaya açtığında, paketi dayatan Türkiye’ye karşı mücadele etmeyi CTP yetkilileri kabul etmedikleri için erken seçime gitmeyi tercih ettiler.
Göç yasası ile ilgili eylemlerin yoğun bir şekilde devam ettiği 2010 ve 2011 yıllarında, eylemlerin baş aktörü bir memur sendikamız, kendi istihdam edeceği personeli için çıktığı münhalde, çalışanına ödeyeceği maaş düzenlemesinin “Göç Yasası”na göre olacağını duyduğum anda çılgına döndüm.
Onlarla yaptığım görüşmeye rağmen, yapılan istihdam Göç Yasası düzenlemesine göre oldu ve bugün hala daha aynı uygulama devam etmektedir.
2010 yılı aralık ayında, Göç Yasası başta olmak üzere Türkiye’den dayatılan paketi ve Erdoğan–AKP hükümetinin dayatma siyasetini Türkiye’deki siyasi partilere aktarmak, Türkiye hükümetini Uluslararası Çalışma Örgütü’ne şikâyet etmek için Ankara’ya bir ziyarette bulunduk.
Bu benim Türkiye’ye yaptığım son ziyaret oldu. Ziyaret esnasında Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan ve bizi çok seven bir yetkili beni ziyarete gelerek, benimle ilgili odalar dolusu dosyalar olduğunu, Türkiye’ye girişime izin verilmeyeceğini hatta tutuklanacağımı bana bildirdi.
Ankara’da, siyasi partilere yaptığımız ziyaretlerde, HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın bize gösterdiği yakın ilgiyi asla unutamam.
Bununla birlikte CHP’ye yaptığımız ziyarette Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşadığımız baskıları ve Kıbrıs sorununun çözülmesi gerektiği ile ilgili talebimizi aktardığımızda, dönemin CHP genel başkan yardımcısının “Gördünüz mü arkadaşlar AKP Kıbrıs’ı satıyor” demesi asla hafızamdan gitmez.
Bu ziyarette en ilginç olan olay ise, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün Orta Doğu coğrafyasından sorumlu Ankara’daki merkezinde yaptığımız toplantıda, şikâyet mektubunu ve şikâyetin içeriğini yapan sendikacı arkadaşımızın Kıbrıs’ta bizi Türkiye karşıtı eylem yapmakla suçlamasıydı.
Ne demişti Nazım Hikmet;
“Alçaklığın, hainliğin, ikiyüzlülüğün, puştluğun,
Kısacası tüm kokuşmuşluğun, at oynadığı bir dönemde,
Yaşamdan zevk alabilmek,
Ancak zayıfların bahtiyarlığıdır”
Yaşadığımız toplumsal sıkıntılarda kendi sorumluluklarımızı hatırlatmak için haftaya “fışkılığı” kazmaya devam etmek umuduyla…



