Geçtiğimiz haftaki yazımda Türkiye’den arayan gazeteci arkadaşımın “düşmanı dışarda arama senin insanın yavşak” dediğinden bahsetmiştim.
Bu söz üzerine “yavşak” sözcüğünün ne anlama geldiğini bulmak için Türk Dil Kurumu sözlüğünde bir araştırma yaptım.
Sözlük anlamı “bit yavrusu” demek olan yavşak kelimesi, “yılışık, yağcı, yalaka, menfaatçi, sözünde durmayan, güvenilmez kişi” anlamında, Türkiye’de halk arasında bol bol kullanılan, argo bir kelimedir.
Geçtiğimiz hafta verdiğim örneklerden yola çıkarsak, gazeteci arkadaşıma bu konuda hak vermemek elde değil. Ancak kişilerin yavşaklığı yanında, yavşaklığın örgütlere yansımasına da bakmakta yarar görüyorum.
2000’li yılların başında UBP–DP Hükümeti, Ankara’da hazırlanan ve aslında Kıbrıslı Türklerin toplumsal yok oluşunu hedefleyen, sözde ekonomik paketi halka dayatıyordu.
Bu pakete karşı organize ettiğimiz eylemlerden bir tanesi de Mağusa’dan, Lefkoşa’ya yapılacak protesto yürüyüşüydü. Sabah siyasi parti, sendika ve oda temsilcileri ile Mağusa’dan, polis eskortu eşliğinde yola koyulduk.
Sıcak bir havada devam eden yürüyüşümüzde, yorulup ayrılan veya fenalık geçirip hastaneye kaldırılan arkadaşlarımız oldu.
Yolda zaman zaman mola vererek, akşam hava kararınca Demirhan köyüne ulaştık. Yürüyüşe sabah devam etme kararı vererek, Bağ Restoran’da kamp kurduk. Bazı arkadaşlarımız evlerine gitti.
Ertesi gün sabah toplandığımızda, Mağusa’dan başlayan yürüyüşe hiç katılmayan bir grup örgüt yöneticisinin eşofmanları, spor ayakkabıları ve berberden çıkmış bakımlı saçları ile aramıza katıldıklarını gördük.
Yürüyüşe sonradan katılan bu kişiler, Lefkoşa’ya girişte, kol kola girip, en önde yer alarak, basına boy boy pozlarla, sol ve emek savunuculuğu yapan demeçler verdiler. Ne ilginçtir ki, bu kişiler ilk genel seçimlerde de aday oldular.
Annan Planı tartışmalarının yapıldığı günlerde, dönemin UBP–DP Hükümeti, Ankara’daki derin devlet odaklarından aldığı emirle, referandum yasasını, çıkarmamak için direniyordu.
Bunu kırmaya dönük “Bu Memleket Bizim Platformu” çatısı altında yaptığımız eylemlere kulak tıkayanlara karşı, Elye (Doğancı) Köyü’nde sembolik bir “sandık eylemi” yapma kararını bin bir zorlukla örgütlere kabul ettirdik.
Eyleme katılanların tutuklanacağı ile ilgili bilgiler bize ulaşmasına rağmen, çok soğuk bir havada eylemi yaptık.
Eylem alanında, bu eylemden sonra seçimlerde aday olan memleketin anlı şanlı büyük sendika yetkililerinin olmadığını gördük.
Tutuklanmayan Tel-Sen Başkanı Erkan Birer, Güç –Sen Başkanı Mehmet Tosun ve ben Güzelyurt polis karakolu önüne giderek, kendi inisiyatifimizle ertesi gün Lefkoşa’yı sarsan kitlesel bir eylem ve genel grev ilan ettik.
Tutuklanma korkusuyla, Elye’deki eylemde ortada görünmeyen bu örgüt yetkilileri, Lefkoşa’daki eylemde kurulan sahne üstünde en önde, basına pozlar ve demokrasi demeçleri verdiler. Ardından da seçimlerde aday oldular.
1 Mayıs 1958’de Türk ve Rum emekçiler son kez “dünya emekçilerinin dayanışma gününü” ortak olarak kutladılar.
ABD’nin yönettiği, Özel Harp Dairesi’nden aldıkları emirle, Komünist avına çıkan Türk Mukavemet Teşkilatı militanları, Kıbrıs’ta Türk–Rum kardeşliğini savunan emekçilerin örgütlendiği Türk Eğitim Kulübü’ne (TEK) saldırı düzenleyerek, burayı tahrip ettiler.
Bununla da kalmayarak, işçi önderi Fazıl Önder ve Berber Yahya’yı acımazsızca katlettiler. PEO sendikasına üye, Türk emekçileri de istifaya ve ülkeyi terk etmeye zorladılar.
24 Nisan 2003’te, sınır kapılarının açılması ile birlikte, ara bölgede ortak etkinlik yapılmasını gündeme getirdik. Ancak, güneyden AKEL ve PEO kuzeyden ise CTP ve ona yakın sendikalar buna karşı çıktılar.
Biz ise kararlılık göstererek, güneyde AKEL’in dışındaki sol kesimlerle, Birleşmiş Milletler yetkilileri ile kavga ede ede, ara bölgede, hem 1 Mayıs hem de 1 Eylül “Dünya Barış Günü” etkinliklerini organize ettik.
Ne ilginçtir ki, ara bölgedeki etkinliklere en büyük altyapı desteğini sağcı Demokrat Parti’den Lefkoşa belediye başkanı seçilen, Cemal Bulutoğulları verdi.
O günlerde ara bölgedeki ortak eylemlere karşı çıkanlar, bugün aynı yerde, etkinlik yapmayı geleneksel hale getirdiler.
Kıbrıs Cumhuriyeti 1 Temmuz 2012’de AB dönem başkanlığını devralacağından, antik Curium Açık Hava Tiyatrosu’nda yapılacak olan törene resmi davet almıştık.
Tören günü sıkı güvenlik önlemleri ve yoklamalarla, polis eskortu eşliğinde, toplu taşıma aracında, diğer sendika ve parti yetkililerinin solculuk hikayelerini dinleye dinleye, törenin yapılacağı Limasol yakınlarındaki Curium’a gittik.
K.T. Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası Başkanı Tahir Gökçebel arkadaşımla, yetkili kurullarımızın onayı ile bu törende pankart açma eylemi yapma kararı aldık. Bir buçuk metrelik bez üzerine, İngilizce olarak yazdırdığımız, “Avrupa Birliği İşgal konusunda ne yapıyorsun?” sorusunu içeren pankartları alana girişteki sıkı güvenlik yoklamalara karşı, atletimiz altına, göğsümüze sararak, tiyatroya soktuk.
Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barosso konuşmasını yaparken, pankartları açtık.
Tüm Avrupa ve dünya ajanslarının canlı verdiği törende, kameralar bir anda üzerimize döndü. Tiyatroda bizimle birlikte oturan ve arabada gelirken solcu kahramanlıklarını övünerek anlatan, solcu parti ve sendika yetkilileri anında etrafımızdan kaçtılar.
Yanımızda, sadece Mağusa İnisiyatifi adına bulunan Serdar Atai ve Yeni Kıbrıs Partisi Genel Sekreteri Murat Kanatlı arkadaşlarımız kaldı.
2011 yılında, Recep Tayyip Erdoğan’ın Kıbrıs’ın kuzeyine yaptığı ziyaret esnasında, Kıbrıs Türk Hava Yolları binası önünde yapılan eyleme polis müdahale etmiş ve birçok arkadaşımız polis tarafından darp edilerek, tutuklanmıştı.
Bu olayın olduğu gün, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde yapılacak olan Eğitim Enternasyonali dünya genel kuruluna katılmak için iki gün süren uzun bir uçak yolculuğu yapmıştım.
Capetown’a ulaştığım anda olayla ilgili bilgileri aldım ve tüm dünya delegelerinin katıldığı toplantıda, Türkiye hükümetini kınayan bir karar tasarısı hazırlayıp, genel kurul gündemine getirilmesi için girişimde bulundum.
Karar tasarısını sunmak için altı sendikanın imzasına ihtiyaç olduğundan, Kıbrıs Türk sendika yetkililerine başvurduğumda karar tasarısında “işgal” kelimesi yer aldığı için imza koyamayacakları yanıtını aldım.
Orada olan Türkiye Eğitim-Sen Genel Sekreteri Mehmet Bozgeyik onlara tepki göstererek, birinci imzayı attı.
Yavşaklığın örgütlere yansıması ve bugün Kıbrıs Türk toplumunun acınacak noktaya gelmesindeki rolleri konusunda yazacaklarıma, haftaya devam etmek umuduyla…



