Şili denilince ister istemez, az da olsa bilgisi olanları çekecek çok önemli yakın tarih ve günümüz gelişmeleriyle karşılaşılır. Şili örneği birçok ilki de içerir. Örneğin neoliberalizmin ilk kez uygulanıp kurumsallaştığı ülkedir. Barışçıl sosyalizme geçişin uygulanma deneyimi yaşanmış, ardından bu süreç doğrudan Amerikan etkisiyle yapılan darbeyle devrilmiştir. Müzikle ilgilenenler için Víctor Jara’yı ve onun vahşice katledilişini hatırlamak da tarihin karanlık bir sayfasıdır. Jara’nın parmaklarının dahi stadyumda kesilerek, halkın önünde gitar çalıp şarkı söylemesinin engellenmek istenmesi bunun simgesidir. Yine Pablo Neruda şairinin ünü ve tartışmalı darbe dönemi ölümü de başka bir siyasal boyut taşır.
Gelelim daha yakına: Bir önceki Boric’in seçilme sürecine ve sonrasına. Şili’de “eğitim reformu” adı altında liselerin dahi sektörleştirilmesi girişimi oldu. Liseli öğrenciler sokağa çıktı. Direniş öyle sert ve yaygın sürdü ki sonunda üniversite öğrencileri, sendikalar, sosyalist ve komünist partiler ile yerli halk da sokağa çıktı. Yapılan seçimde, gençlik hareketinden çıkan Boric başkanlığı kazandı.
Başlangıçta Boric önemli hamleler yaptı. Kurucu meclis seçtirildi. Amaç, Pinochet Anayasası’nı tümden silip yeni, demokratik bir Şili Anayasası’nı yürürlüğe koymaktı. Öyle bir anayasa hazırlandı ki; yerli halklara eşitlik, ezilenlere önemli kazanımlar, kadınlar açısından eşit cinsiyet uygulamaları ve çevrenin öncelikle korunması gibi maddeleri içeriyordu. Ancak bu kadar geniş demokratik içeriğe sahip anayasanın bir kırılma noktası vardı. Karşıtlar, maddelerden birini ya da birkaçını hedef alarak korku yaratmayı ve toplumu karşı cepheye çekmeyi başardılar.
Sermaye kesimi, kiliseler ve gerici çevreler birleşti. Yerli halka eşitliği sorguladılar. Kadınlar üzerinden eleştiriler yaptılar. Ezilenlere verilen haklarla ülkenin bölüneceği, istikrarın bozulacağı ve güvenliğin kaybolacağı korkusunu işlediler. Sol çevreler ise peş peşe gelen başarıların ardından “nasıl olsa kazanırız” havasına girince, durumu kavradıklarında geç kalmış oldular. Üstelik birçok sempatizan, “acaba” kuşkusuyla sandığa gitmedi. Böylece çoğu kesimin birleştiği Şili’nin en demokratik anayasası reddedildi.
Bu kayıptan sonra Boric, sol adayların bakanlıklarını alarak daha sağ kesimlerle uzlaşma yoluna gidip iktidarını sürdürmeye çalıştı. Yine de İsrail’in soykırım niteliğindeki tutumunu kınayan az sayıdaki devlet başkanlarından biri oldu.
Seçimi kazanan Antonio Kast ise Boric’in bir önceki seçimdeki rakibiydi. Bu kez kazanırken, başta Trump’tan gelen açık destek olmak üzere sermayenin yoğun desteğini aldı. Üstelik Pinochet hayranı olduğunu ve faşist niteliklerini sergilemesine rağmen. Güvenlik, göçmenler ve kadın konularını kullanarak korku ve gerilemeyi birleştirdi ve seçimi kazandı. Ancak durum derinleştikçe, arka planda İkinci Dünya Savaşı’ndaki Nazizme kadar uzanan bir geçmiş ortaya çıkmaktadır. Üstelik bu süreç yine Amerika olmadan açıklanamamaktadır.
Cast’ın babası bir Nazi teğmeniydi. Dönemin Hitler yanlısı çizgisini savunuyordu. Birçok savaşa katıldı. Savaş bitince, kendisi gibi birçok Nazi unsuru Berlin’den, Amerika kontrolünde Latin Amerika’ya gönderildi. Orada kurulacak faşist rejimlerde roller aldılar. Görevlerini tamamlayanlardan bazıları ise bizzat İsrail istihbarat örgütü Mossad tarafından öldürüldü.
Cast’ın babası da Şili’ye gider ve oraya yerleşir. Pinochet döneminin hayranıdır. Büyük oğlu Pinochet döneminde çeşitli bakanlıklarda görev almış, Merkez Bankası başkanlığı yapmıştır. Benzer birçok örnek, başka Nazi subayları ya da üst düzey istihbaratçılar için de geçerlidir. Cast ise görüşlerini gizlemeden dile getirmektedir. Bir önceki seçimde de aday olmuştu. Şimdi yendiği Boric ile yine rakip oldular. O seçimde kaybetti ama yılmadı. Pinochet yaşasaydı kendisine ya da kendisinin Pinochet’ye oy vereceğini açıkça belirtti. Tam bir neoliberal faşist programla seçime girdi. Kadın haklarını sorgulayan, güvenlik korkusunu körükleyen ve göçmenleri geri göndereceğini vaat eden propagandalar yaptı. Sonunda da kazandı.
Batı basını dahi Antonio Kast’ın kazanmasını “aşırı sağcı aday kazandı” şeklinde verdi. Her şey açıkça vurgulandı. Bir anlamda Latin Amerika’da faşist dalga yeni bir mevzi kazandı. Bu yıl önce Ekvador’da kazandılar. Arjantin’de ara parlamento seçimlerinde Milei öne çıktı. Bolivya’da ise hazin ve sol içi ayrışmalar sonucu sağ aday, yirmi üç yıl sonra seçimi kazandı. Dalga, dengeleri bozuyor. Bu da Amerika için “muz bahçesi” hikâyesinin yeniden genişletilmesine hizmet ediyor.
Kast biraz deşildiğinde bizi önce Amerika’ya, oradan da yakın tarihte Alman faşizmine götürüyor. Süreklilik ise Almanya’dan başlayıp Şili’de oğlunun devlet başkanı oluşuna uzanan aynı politik eksende gelişmesiyle dikkat çekicidir. Genel tablo şudur: Emperyalizm gericiliği bir yerde bırakmaz; birçok yerde kullanır. Alman faşizmi lanetlenirken Nazi unsurların Latin Amerika’ya, üstelik CIA kontrolünde taşınması tesadüf değildir. Sanırım IŞİD gibi günümüz örneklerini okurken neden dikkatli izlemek gerektiğine dair uyarılarım da bu çerçevede daha iyi anlaşılacaktır.
Kast ailesinin gelişimi, Şili’de gelinen noktayı sorgulamak için gerici ve faşist bir sayfanın geniş bir anlatısı olarak önemlidir. Elbette aynayı biraz da kendimize tutmak koşuluyla.



