9 Aralık 2025, Salı
11.8 C
Lefkoşa
Kıbrıs iktibasLevent AtikoğluZamanaşımına uğramayan bellek: tapu mu, koku mu? - Levent Atikoğlu

Zamanaşımına uğramayan bellek: tapu mu, koku mu? – Levent Atikoğlu

Bir eşya, bir ev, bir toprak parçası… Ne zaman “bizim” olur? Ne zaman “bize ait” sayılır? Tapusunu alınca mı? Yıllar geçince mi? Yoksa bir hatıra bıraktığımızda mı?

Bugün “mülkiyet” dediğimiz şey, çoğunlukla yasal belgelerle, süreyle ya da kullanım hakkıyla tanımlanıyor. Hukuk, “zamanaşımı” adını verdiği işgüzar bir kavramla geçmişi sınırlıyor. Diyor ki: “Belli bir süre içinde hak talep etmezsen, o hakkı kaybedersin.”

Peki ya insan belleği böyle çalışmıyorsa? Zaman geçtikçe hatıralar derinleşiyorsa?

Varoşa’da terk edilmiş mahalleler en büyük utanç örneklerinden biridir bu topraklarda.

Çok yakıcıdır.

Peki ya; iki adım ötenizde, çocukluğunuzun geçtiği bir mahallede bulunan evinizde bir imzayla talan edilen ama belleğinizden kaybolamayan kokular, ve çocukluğunuz?

Perdeler hâlâ asılıdır, tabaklar rafta, koltukların üstünde örtüler durur. Ama insan yoktur orada. O evde doğmuş, büyümüş, âşık olmuş, kayıplar yaşamış, hatta uzuvlarını kaybetmiş olanlar artık “gitmiş”tir. Gitmek zorunda bırakılmış, kovulmuş, yerinden edilmiştir. Ve zaman geçtikçe hukuk der ki: “zamanaşımı doldu.”

Peki ya duyguların, aidiyetin, hatıraların zamanaşımı olur mu?

Sahip olmakla ait olmak farklı şeylerdir. Sahip olduklarımız tapu ister; ait olduklarımızsa bir bakışla, bir koku ya da çocukluk anısıyla geri gelir.

Evinden ayrılmak zorunda kalan biri, yanında tapusunu değil; çekmecedeki eski bir mektubu, mutfak masasının köşesindeki oyuğu hatırlar.

Çünkü mülk değil, hatıra yaşar.

Zamanaşımı hukuki olabilir. Ama ahlaki ya da etik değildir hiçbir zaman.

Peki ya bir cinayet ya da telafi edilmemiş bir ihmal? Hangi zamanaşımı unutturabilir bunları?

Tarih boyunca yaşanan zorunlu göçler, savaşlar, sürgünler yalnızca insanları değil, hafızaları da yerinden etti. Bugün Avrupa müzelerinde sergilenen yüzlerce heykel, kutsal obje — birçoğu ait olduğu topraklardan koparılarak alındı. Onların üzerindeki iz, yalnızca zamanın değil; aynı zamanda koparılmışlığın, kesilmiş bağların izidir.

Ve ne kadar yıl geçerse geçsin, o mülkiyetin gerçek sahibini unutmak mümkün değildir.

Çünkü bazı şeylerde “öncesi”, her zaman geçerlidir.

Zamanaşımı çoğu zaman yalnızca adaletsizliği parlatır.

Sanat bu duyguyu en iyi anlatan alanlardan biridir. Tino Sehgal’in eserlerinde fiziksel bir nesne yoktur. İzleyici yalnızca o anda gerçekleşen bir performansa tanıklık eder — konuşmalar, karşılaşmalar, etkileşimler… Performans bittiğinde geriye hiçbir şey kalmaz.

Ama yaşananlar iz bırakır.

Çünkü sanatın özü, sahip olmakta değil; şahit olmakta yatar.

Doris Salcedo’nun Tate Modern’in zeminine kazıdığı devasa çatlak bir de… Fiziksel olarak kapatılmış olsa da o yarık zihinde yaşamaya devam eder. Çünkü bazı yaralar bedene değil, belleğe nükseder.

Metamodernizm ne bütünüyle umutsuzdur ne de safça umutlu. Arada durur ama bilinçlidir.

Gerçek mülkiyet, bir başkasının geçmişi üzerine inşa edilenle değil; başkasının geçmişine değebilmekle mümkündür.

Mesele sahip olmak değil; belleğin değerini çoğaltabilmektir.

Ve artık mülkiyet yalnızca yasal bir hak değil, etik bir sorumluluktur.

Bugün sorulması gereken asıl soru şu:

Bir şeye gerçekten ait olmanın yolu nedir?

Eğer hatıralar bir mülkiyet biçimiyse, eğer bir toprakla kurduğumuz bağ yasal belgelerden çok anılarla örülüyorsa, o zaman “sahiplik” kavramı yeniden tanımlanmalıdır.

Zamanaşımı bir dava dosyasını kapatabilir. Ama yarım kalmış bir hikâyeyi silemez.

Bellek, son nefese kadar geri gelir. Siz gitmeseniz bile, o sizi takip eder.

İsimler yeniden hatırlanır. Bir televizyon, bir örtü, bir oyuncak… Eşyalar konuşur. Toprak geçmişi fısıldar.

İstediğiniz kadar değiştirin: pencereyi kapı yapın, bahçeye oda ekleyin…

Hatıraların etik bağı hep yerli yerindedir.

Bazı şeyler satılamaz. Ganimet olamaz. Unutulamaz.

Bazı şeylere yalnızca ait olunur.

Ve o aidiyet ne zamanaşımına uğrar, ne de değerini yitirir…

Diğer yazıları

3 Aralık Dünya Engelliler Günü: Hesaplaşma ve yüzleşme vakti – Levent Atikoğlu

Kıbrıs’ta, Türkiye’de, ihmal ve istismar üzerine kurulu işgüzar sistemlerde...

Derya’dan Erhürman’a kapsayıcı barış dili ayarı – Levent Atikoğlu

Canlı yayınların en çarpıcı yanı, samimiyete ve çoğu zaman...

Hükmü yok sayılan söylemler, provokasyon ve ada’nın geleceği – Levent Atikoğlu

Bürokratlık başka, liderlik bambaşka bir sorumluluktur. Bugün ortaya konan...

Yanlışı eleştirmek, doğruyu takdir etmek – Levent Atikoğlu

Sosyal medya, bilgi ve duygunun hızla yayıldığı bir mecradır....

“Elini yakamızdan çek” demek yeter mi? – Levent Atikoğlu

“AKP elini yakamızdan çek” demek yeter mi?Belki bir vesile,...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
4,001TakipçilerTakip Et
745AboneAbone Ol

Son eklenenler

Fışkılık 2 – Şener Elcil

Geçtiğimiz haftaki yazımda Türkiye’den arayan gazeteci arkadaşımın “düşmanı dışarda arama...

Stratejik illüzyon! – Fehim Taştekin

ABD Başkanı Donald Trump, küresel hegemonya savaşını kendi narsist...

Anımsayarak kelam gevezeliği – Özkan Yıkıcı

Her döneminde tekrarlardım: seçim sürecine girince, önceki tüm yaşananlar,...

Kıbrıs Cumhuriyeti’ni adadaki “Eşit Kurucu Ortaklar” mı kurdu? – Niyazi Kızılyürek

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sui generis bir devlet olarak doğduğuna literatürde...

Stockholm… sendrom mu? balon mu? – Arif Mostarlı

Devlete sevdalı ‘normal’ – ve elbette işbirlikçi – bir...

Emperyalizmin modern silahı: Borçlandırma – Uğur Zengin

Zihnimizde dış borca dair iki çarpıcı bilgi var. Birincisi,...

Faşizm ve renkleri – Serdar M. Değirmencioğlu

Geçtiğimiz hafta ABD Başkanına sadık özel bir polis gücüne...

Canlı yayın