Kıbrıs iktibasLevent AtikoğluZamanaşımına uğramayan bellek: tapu mu, koku mu? - Levent Atikoğlu

Zamanaşımına uğramayan bellek: tapu mu, koku mu? – Levent Atikoğlu

Bir eşya, bir ev, bir toprak parçası… Ne zaman “bizim” olur? Ne zaman “bize ait” sayılır? Tapusunu alınca mı? Yıllar geçince mi? Yoksa bir hatıra bıraktığımızda mı?

Bugün “mülkiyet” dediğimiz şey, çoğunlukla yasal belgelerle, süreyle ya da kullanım hakkıyla tanımlanıyor. Hukuk, “zamanaşımı” adını verdiği işgüzar bir kavramla geçmişi sınırlıyor. Diyor ki: “Belli bir süre içinde hak talep etmezsen, o hakkı kaybedersin.”

Peki ya insan belleği böyle çalışmıyorsa? Zaman geçtikçe hatıralar derinleşiyorsa?

Varoşa’da terk edilmiş mahalleler en büyük utanç örneklerinden biridir bu topraklarda.

Çok yakıcıdır.

Peki ya; iki adım ötenizde, çocukluğunuzun geçtiği bir mahallede bulunan evinizde bir imzayla talan edilen ama belleğinizden kaybolamayan kokular, ve çocukluğunuz?

Perdeler hâlâ asılıdır, tabaklar rafta, koltukların üstünde örtüler durur. Ama insan yoktur orada. O evde doğmuş, büyümüş, âşık olmuş, kayıplar yaşamış, hatta uzuvlarını kaybetmiş olanlar artık “gitmiş”tir. Gitmek zorunda bırakılmış, kovulmuş, yerinden edilmiştir. Ve zaman geçtikçe hukuk der ki: “zamanaşımı doldu.”

Peki ya duyguların, aidiyetin, hatıraların zamanaşımı olur mu?

Sahip olmakla ait olmak farklı şeylerdir. Sahip olduklarımız tapu ister; ait olduklarımızsa bir bakışla, bir koku ya da çocukluk anısıyla geri gelir.

Evinden ayrılmak zorunda kalan biri, yanında tapusunu değil; çekmecedeki eski bir mektubu, mutfak masasının köşesindeki oyuğu hatırlar.

Çünkü mülk değil, hatıra yaşar.

Zamanaşımı hukuki olabilir. Ama ahlaki ya da etik değildir hiçbir zaman.

Peki ya bir cinayet ya da telafi edilmemiş bir ihmal? Hangi zamanaşımı unutturabilir bunları?

Tarih boyunca yaşanan zorunlu göçler, savaşlar, sürgünler yalnızca insanları değil, hafızaları da yerinden etti. Bugün Avrupa müzelerinde sergilenen yüzlerce heykel, kutsal obje — birçoğu ait olduğu topraklardan koparılarak alındı. Onların üzerindeki iz, yalnızca zamanın değil; aynı zamanda koparılmışlığın, kesilmiş bağların izidir.

Ve ne kadar yıl geçerse geçsin, o mülkiyetin gerçek sahibini unutmak mümkün değildir.

Çünkü bazı şeylerde “öncesi”, her zaman geçerlidir.

Zamanaşımı çoğu zaman yalnızca adaletsizliği parlatır.

Sanat bu duyguyu en iyi anlatan alanlardan biridir. Tino Sehgal’in eserlerinde fiziksel bir nesne yoktur. İzleyici yalnızca o anda gerçekleşen bir performansa tanıklık eder — konuşmalar, karşılaşmalar, etkileşimler… Performans bittiğinde geriye hiçbir şey kalmaz.

Ama yaşananlar iz bırakır.

Çünkü sanatın özü, sahip olmakta değil; şahit olmakta yatar.

Doris Salcedo’nun Tate Modern’in zeminine kazıdığı devasa çatlak bir de… Fiziksel olarak kapatılmış olsa da o yarık zihinde yaşamaya devam eder. Çünkü bazı yaralar bedene değil, belleğe nükseder.

Metamodernizm ne bütünüyle umutsuzdur ne de safça umutlu. Arada durur ama bilinçlidir.

Gerçek mülkiyet, bir başkasının geçmişi üzerine inşa edilenle değil; başkasının geçmişine değebilmekle mümkündür.

Mesele sahip olmak değil; belleğin değerini çoğaltabilmektir.

Ve artık mülkiyet yalnızca yasal bir hak değil, etik bir sorumluluktur.

Bugün sorulması gereken asıl soru şu:

Bir şeye gerçekten ait olmanın yolu nedir?

Eğer hatıralar bir mülkiyet biçimiyse, eğer bir toprakla kurduğumuz bağ yasal belgelerden çok anılarla örülüyorsa, o zaman “sahiplik” kavramı yeniden tanımlanmalıdır.

Zamanaşımı bir dava dosyasını kapatabilir. Ama yarım kalmış bir hikâyeyi silemez.

Bellek, son nefese kadar geri gelir. Siz gitmeseniz bile, o sizi takip eder.

İsimler yeniden hatırlanır. Bir televizyon, bir örtü, bir oyuncak… Eşyalar konuşur. Toprak geçmişi fısıldar.

İstediğiniz kadar değiştirin: pencereyi kapı yapın, bahçeye oda ekleyin…

Hatıraların etik bağı hep yerli yerindedir.

Bazı şeyler satılamaz. Ganimet olamaz. Unutulamaz.

Bazı şeylere yalnızca ait olunur.

Ve o aidiyet ne zamanaşımına uğrar, ne de değerini yitirir…

Diğer yazıları

“Uyuz Guduz Alameti Da Çok” – Levent Atikoğlu

Kıbrıs’ın işgal altındaki bölgesinde yıllardır kurulan siyasal düzeni anlatmak...

Denizaşırı Odalarda Aklanan Muhalefet: Bir Enkazın Anatomisi – Levent Atikoğlu

Türkiye’nin bütün dertlerinin, kirinin, pasının, her türlü rezilliğinin ve...

21 Aralık propaganda tarihi değildir – Levent Atikoğlu

21 Aralık 1963 ve bu hafta, milliyetçiliğin utanmaz diliyle...

3 Aralık Dünya Engelliler Günü: Hesaplaşma ve yüzleşme vakti – Levent Atikoğlu

Kıbrıs’ta, Türkiye’de, ihmal ve istismar üzerine kurulu işgüzar sistemlerde...

Derya’dan Erhürman’a kapsayıcı barış dili ayarı – Levent Atikoğlu

Canlı yayınların en çarpıcı yanı, samimiyete ve çoğu zaman...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,968TakipçilerTakip Et
825AboneAbone Ol

Son eklenenler

1 Mayıs: 8 saat canımız ne isterse! – Kıvanç Eliaçık

Sendika bildirilerinde, miting konuşmalarında ve sosyal medya paylaşımlarında 1...

Anılarla yakın tarihten günümüze 1 Mayıs – Özkan Yıkıcı

Tekrarda fayda var: Coğrafya önemi hiçbir zaman göz ardı...

Kıbrıslı muhaliflere sınırda ‘Kod-82’ engeli! – Gözde Bedeloğlu

AKP iktidarının, Kıbrıs’ın kuzeyindeki muhalif seslere yönelik başlattığı “istenmeyen...

Yeniden 1 Mayıs’a gelirken – Özkan Yıkıcı

Dünyada bazı günler vardır ki önemi tartışılmaz. Mücadele ile...

1 Mayıs kitapları: Meydanlardan romanlara – Kıvanç Eliaçık

1 Mayıs, toplumların hafızasında yaşayan bir gün. Edebiyatta ve...

Ermeniler, Aleviler, “Kılıç Artıkları” ve devlet – Yetvart Danzikyan

Cumhuriyet gazetesi yazarı Mine Kırıkkanat kendi sosyal medya hesabından...

Antikomünizmin kazara komünist propagandaya dönüşümü – Kavel Alpaslan

Ahşap döşemeli geniş bir salondan içeri girdiğinizi düşünün: Karşınıza...

OPEC’te deprem ve Türkiye! – Hediye Levent

Petrol İhraç Eden Ülkeler Organizasyonu (OPEC) Birleşik Arap Emirlikleri’nin...

Canlı yayın