Yangın nerede çıktı? Çoğu zaman bu soru samimi değil. Çünkü “nerede” sorusu, görünmez bir sınır çiziyor: Bizim tarafta mı, onların tarafında mı? “Bizim yanıyor mu, onların yanıyor mu?” diye fısıldayan bir zihniyet. Sizin olduğunu söylediğiniz sizin değil, ganimetin kaymağı bu çarpık düzenin açık etik ihlalidir…Oysa bir ağacın dili olmaz. Bir kuşun milliyeti, bir derenin pasaportu yoktur. Bir ev kül olduğunda içindeki hatıralar, Rum ya da Türk olarak yanmaz; insanca yanar. Ama biz hâlâ yangını ve ‘doğal’ afetleri haritalar üzerinden, kimlikler üzerinden, “bizden mi onlardan mı” hesaplarıyla konuşuyoruz. Mağduriyetin derecesi var bir de. Bizimkiler daha çok öldü, bizim daha çok canımız yandı. Ve işte tam da bu yüzden her felaket, sadece doğayı değil, bu toplumun sağduyusunu da yakıp kül ediyor.
Felaketler bir ayna tutar; kimin kim olduğunu gösterir. Seçim dönemlerinde bu daha da çıplak hale gelir: Kameralara poz veren liderler, yardım tırlarının önünde yapılan açıklamalar, çadır açılışında atılan nutuklar… Yardım dili ile propaganda dili birbirine karışır. İyilik bile bir gösteriye dönüşür. Dayanışma mı? Hayır. Çoğu zaman bu, siyasetçilerin kendi çarpık iktidar masallarına ekledikleri yeni bir sahneden ibarettir. Bu sadece Kıbrıs’a özgü değil.
1985’te Meksika’yı yerle bir eden depremde devlet çökmüştü. Halk kendi yaralarını kendisi sardı. Ama yıllar geçtikçe bu travma, “kurtarıcı lider” masallarına ve miting sloganlarına dönüştü.
Türkiye’de 2023’te yaşanan büyük depremler… Binlerce insan enkaz altında can verdi, yardımlar gecikti. Ve ardından? Canlı yayında bağış geceleri, enkaz başında kameralar için yapılan açıklamalar, sosyal medya için yazılmış hashtag’ler… Gerçek acılar, propaganda malzemesine çevrildi. 2021’de Atina yakınlarında çıkan büyük yangında yüzlerce ev kül oldu. Halk kendi elleriyle ateşe müdahale etti. Hükümet ne yaptı? Avrupa Birliği fonlarından ve “ulusal birlikten” söz ederek meseleyi unutturmaya çalıştı. Ama asıl mesele olan kötü çevre yönetimi, betonlaşma, özelleştirilen kamu hizmetleri hiç konuşulmadı.
Kıbrıs gibi küçük ve siyasi olarak parçalı coğrafyalarda felaketler daha da zehirli bir dile bürünür:. “Yangın nerede çıktı?” sorusu bir anda “kimin için müdahale edildi, kim unutuldu?” tartışmasına dönüşür. Milliyetçilik, hamaset, mağduriyet diliyle siyasetçiler sahneye çıkar. Bir de oy toplama ve Cumhurbaşkanı ya da ‘lider’ olmak için gezmedik kapı bırakmayan, sihirli bir değnekle herşeyi güzele eriştireceği yalanını dillendire dillendire gündemi çok güzel kendi lehine çevirenler…
Kim daha çok acı çekti? Kim daha çok kaybetti? Kim kurtardı, kim öldürdü? Bu iğrenç yarıştırmanın, bu “acı karşılaştırma yarışmasının” kazananı kim?
Felaketin kendisinden çok, felakete verilen tepkinin ayrımcılığı belirginleşiyor böyle zamanlarda… Avrupa Birliği fonları, diğer maddi destekler nerede?
Bu topraklarda felaketler sadece doğal değil. Kötü yönetim, etik değerlerdeki yoksunluk, vicdan hiyerarşisi, ve iki yüzlü siyaset bu felaketlerin en büyük tetikçisidir. Yardım fonları nerede? Neden kalıcı çözüm için kullanılmadılar? Neden hâlâ afet planlaması yok?
Hadi dürüst olalım: Bu fonların önemli bir kısmı “teferruat” işlere gömüldü. Sadece belli bir kesimin yararına, ve aynı kişilerin bireysel konforlarını idame ettirmelerine, çeteleşmiş bir ranta dönüştü.
Ve biz, hâlâ bu çarpık düzenin içinde “sabretmeyi ve minnettar olmayı” öğreniyoruz.Bir kez olsun bunu vicdanlarına sormayanlar var: Bayrak sallamak, mağduriyet hikâyeleri anlatmak bu düzeni değiştirdi mi? Hayır.
Bir kere kurtarıldığımızı sandık. O “kurtarıcılar” sayesinde 50 yıldır yamalı rezil bir sistemin içinde sürünerek özgürce nefes aldığımızı zannediyoruz. Kıbrıslı Rumlara yama olma korkusu bize her türlü kiri, pası ve yasa dışılığı getirdi, hem de aynı dili konuştuğumuzu düşündüklerimiz tarafından…
Ve işin kötüsü, bu düzenin kaymağını yiyenler, çürümüş düzenin sürmesini isteyenler hâlâ güçlü. Onlar için ganimet tatlı çünkü, mağduriyetlik üzerinden mafya, kültürel ve demografik asimilasyon, kara para, yasa dışı rant düzenini tatlı tatlı meşrulaştırıyorlar.
Ama biraz vicdanı olan, biraz memleket sevgisi olan için bu çürümüşlük her gün ayrı bir ölüm.
Kazananlar hep kazanıyor. Kaybedenler ise daha da çoğalıyor.
Bu döngüyü kırmanın tek yolu, bu çürümüşlüklere susmamaktan, dayanışmayı bir “gösteri” değil, ilkesel bir duruş haline getirmekten geçiyor.
Yardımları kampanya malzemesi olarak değil, yapısal bir dönüşüm aracı haline getirmekten geçiyor. Çünkü mesele yangının nerede çıktığı değil. Mesele, o yangına nasıl cevap verdiğimizdedir…
Ve her gün yeni bir gündeme uyarırken, bu da unutulacaktır birkaç gün sonra.
Doğal afetlere verdiğimiz milliyetçi cevaplar, hiçbir savaş suçunu, yasa dışı nüfus aktarımını, derdimiz olmayan dertleri, bize ait olmayan demografik yapının problemlerini, ve bunları çözmek zorunda kalışımızı, mal mülk ve hatıraların gaspını açıklayamamıştır…
Sonradan edinilen temeli bozuk binalara dahil ettiğimiz hikayelerin sahipleri değil, kiracıları hiç değil; olsa olsa etik çürüme fiyaskosuyuz…




