Asgari ücret açıklandı. Ülke çapında bir duygu karmaşası… Hüzünle karışık alay, sevinçle örtülmüş öfke. Ama hala soran yok. Piyasayı kim belirliyor kardeşim? Küresel sermaye mi? Yerel karteller mi? Yoksa mahalle bakkalı mı? Sanırsın görünmeyen el, piyasayı değil halkın cebini yokluyor. Ve o el biraz… Arsız.
Halk kemer sıktıkça, piyasa gevşiyor. Kemerin son deliği geçildi, halk pantolonsuz kaldı ama piyasa hala dans pistinde. Serbest piyasa dedikleri şey, aslında bir mezdeke koreografisi. Adımlar plansız, müzik yüksek, tempo delirmiş. Denetim desen, o da halaya kalkmış çoktan.
Ve hala çıkıp halkın nabzını tutmaya çalışanlar var. Halkın nabzı mı? Nabız mı kaldı? Bu halk, kalp ritmini banka borcuyla senkronize etmiş. Yaşadığı sadece “yaşıyor gibi yapmak”. Bir tür ekonomik zombi filmi, içeride herkes ölü ama dışarıdan bakınca sistem çalışıyor gibi.
Geçim, artık bireysel bir mucize. Bir litre süt almakla, Everest’e tırmanmak arasında sadece bir “kur” farkı var. Çocuklar mama değil, enflasyon tablosu emiyor. Kasap reyonu, sadece hatıralarda var… Orası artık et değil, sınıfsal imge satıyor.
Ama piyasa hala canlı. Hatta formda. Göbek atıyor, oynuyor, zıplıyor. İşçi sınıfı yerde sürünürken piyasa tavanda takla atıyor. Neoliberal dansözlük bu işte … Kimi izliyor, kimi oynuyor, kimi açlıktan sahnenin dışına düşüyor…
Unutmayın, bu ülkede fiyatlar özgür, halk değil…



