Marksist yöntemle hukuk değerlendirmeleri
Günümüzde adeta çürümüşlüğün elinde kalan çirkefleriyle uğraşmak zorunda kalmanın sıkıntısını yaşıyorum. Kuralsızlığın ayyuka çıktığı, gücün mutlaklaşıp kuralsızlıkla uygulanma pratikleri çoktan normalleşti. Soykırımlar, gayet münasip tüzük ve anayasalara aykırılık, artık siyasal gereksinimin kolay pratik göstergeleri oldu. Artık kural yok. Kıbrıs’ta çoktan öğrendiğimiz, ama normalleşen yalanlama kültürüyle de kabullenilen gerçeklerle yaşıyoruz. Artık yazılı olan değil kural konan ilkeden söz edemezken, yargıda da yetkinin mutlak olduğu günlerden geçiyoruz. Kimisi hâlâ uygulanmayan ilkelerle varmışçasına yorum yaparken, kimisi de çekinmeden yanlışı yalanla da tamamlayıp yandaş ikmasına dayanmaktadır. Tabii ki burjuva kursları ile Marksist yöntem farklılığı da burada açığa çıkıyor. Sistemsel sorgudan kaçmanın silahı “akademik veya devlet kutsallığı” simgeleriyle kaçılırken, artık yazılı belgelere bile ters düşmek kolayca oluşan yeni hegemonya kültürüyle normal hâle sokuldu.
Şu anda ekranları izliyorum. Kıbrıs ekranları hâlâ Türkiye’de olanları yorumlamayı bırakın haberini dahi vermekten korkarak kaçıyor. Buna bizi aptal yerine koyacak şekilde “onların iç işi” kelimelerine de sarılmaktadırlar. Hani yazmıştım ya, olaylar karşısında tarafsız kalmak gerçekleri söylememe tutumu değil gerçek olmak, gerçeklerle hareket etmenin önemli olduğunu belirtmiştim. Susmakla tarafsız olma değil, gerçekleri vurgulayarak gerçeklerden yana olma duruşunu önceki birkaç makalemde yazmıştım.
Ben bunları izler, elim klavyede dolaşırken, aklıma yetmiş sekiz yılı geldi. Ben seminer veriyordum. O dönem dünyaya resmi emperyalist burjuva değil de değişecek dünya yöntemiyle bakma kuramı seminerleşiyordu. Adını da Marksist Yöntem koydular. Bu tür seminerleri izledim. Özellikle çelişki seçme ve derinliğine yorumlayıp temel çelişki gibi çıkarsama yapma yöntemini, ezber değil konularla kavradım. Sanırım Kıbrıslılar içinde bu semineri en çok anlatan biriyim.
Bu duruş aklıma geliyor. Çünkü çok basit durumlar netleşti. Bu dahi yakalanmıyor. Daha doğrusu devamı düşünülerek kaçınılıyor. Epey zamandır ister yargılamalarda isterse son CHP operasyonlarında, Türkiye medyasında da metinlere dayanarak, ne anayasaya uyulduğu ne de kuruluşlar kendilerinin anayasası olan tüzüklere uymaktadır. Yetki kullanılmakta fakat kendi ilkelerine uyumu da sorgulanmamak gibi bir lüksü vardır.
Benzeri Kuzey Kıbrıs’ta da artık arada bir rastlanıyor. Ne zaman resmi haklar denilirse, onu yazılı belgelerle anlaşmadan yasasına bakarsanız, tersinden olduğunu kolayca bilirsiniz. Ama oluşan yapı öylesine kurumsallaştı ki artık en açık ihlal dahi ya hukuk denip hâlâ yazılı olanlar kıyaslanır. Başka açıdan oluşan çöküş ile kuralsızlık tekrarlansa da yine kurallı gibi yorumlama kaçışı hep oluyor.
Oysa yetmiş dokuzda verdiğim ilk Marksist yöntem semineri bana pratik anlatı için iyi bir yorumlama açılımı getirdi. Seminer öncesi Aşağı Ayrancı’da Semih Hoca’nın verdiği Marksist yöntem semineri ve bunu bazı hukuk fakülteli arkadaşların yargı bölümüyle örneklemeleri bana epey zihin açıcı geldi. Çok basit örnekle başladılar. Siz okulda ders kitabı olarak çalıştığınız yapıtı, polis evi veya yurdu basınca yasak yayın diye alır. Oysa bu hem resmi ders kitabı hem de satılan dükkânlardan alma yasallık gerçekleriniz vardı. Burada bir sözcük yeterlidir: “yasak hemşerim” denir. Daha da konuşursan kendini emniyette, oradan da ikinci şubede bulursunuz. Hangi örgütle diye başlayan sorguya dek taşınırsınız.
Daha sonra ben Kıbrıslıların fazla katılımlı olmayan seminerinde konuyu anlattım. Özellikle de kolayca bir örnek de buldum. Onlara günümüz için de hâlâ konuşulan “garantörlük” anlaşmasını hem Türkçe hem de İngilizce okuttum. Devamında o dönem de savunulan resmi şekliyle de kıyaslattım. Doğru yazılanı veya başka açıdan gerçeği değil de, gücün politik resmileşen biçimi hayatta geçiyordu.
Seminerde hukuk öğrencileri ve Semih Bey, hep hukuk yargı bölümünde şu basit girişle konuyu özetliyordu: “Yasalar var. Devletler anayasa da yapar. Hatta anayasa temel kuram olarak da ısrarla söylenir. Partilerin ve benzer derneklere dek onların anayasası da tüzüklerdir. Ancak pratikte olması gereken değildir. Yasa ile onun uygulanma yetki dengesi yok. Yasanın direkt uygulanması değil yetkinin kullanılması mutlaktır. Mutlak olan yetki olup yasallık ikinci ölçektedir. Bazen de kurtarıcı gömlek şekliyle olur.”
Bu konuda bol bol örnek bulmak kolay. Örneğin bizde şimdilerde yeniden diplomatik girişimlerle güncellenen tekrarda Kıbrıs sorunu, adeta tüm oluşan anlaşma birikimlerine değil, günümüzde birçok çevrenin yeni “eğer gerekiyorsa Kıbrıs’ın ayarı” temelindedir. Artık şu anlaşma veya bu hak denilmiyor. Özellikle Kuzey Kıbrıs’ın yasal zemine koyuşu veya Türkiye’nin hesaplarıyla bizim taraf yol almaya çalışıyor. Önemli ayrıntı: Güvenlik Konseyi’nin en etkisiz dönemini yaşıyoruz. Dikkate alan yok. Birçok sorunda bu yapı yok. Çoğuna göre de miyadını doldurdu deniliyor. Ama bunlar yokmuşçasına hem BM hem de çözüm kelimesiyle bir diplomatik dolaşıma başlandı. Amaç turistik gezi mi, görevini bitirmek üzere olan genel sekreter için bir hikâye yazma mı, yoksa gerçekten Kıbrıs ayarı gerekip de hamleleri yaratılıp kamuoyuna doğru gidilmekte midir? Bu konuda biraz birikimi olan, geçmişi bilip sorgulayanların elinde bolca kanıt ve yöntemsel yorumlama malzemesi de olması gerekir. Zaten baştan “iki lider” derken, Tufan’ın koyduğu ve değişik kelimelerle süslediği şartlara bakarsak, bizim adımıza masada nelerin dolaşacağını da anlarız. Ama anlamazsak, sonrasında yine karşı tarafı suçlayıp kendimizi de aklamış sanırız.
Türkiye’de ise çoğunun Gandisi veya başkan olursa gayet demokrat olup parlamenter rejime geçecek şahsı Bay Kemal ya da yeni simgesi Kemal Bey. Parti başına geliş şeklinden başlayan akışkanlık ise çok basit şekliyle, ezber hukukun nasıl gerçeğinin olduğunu gösterir. Anayasa falan dinlenmeyip bir alt mahkeme kararının kesinleşmesi, YSK sonuçları ile tamamlama değil YSK kararını bir asliye mahkemesinin bozma yetkisinin geçerli hâle gelmesi; parti tüzüğüne göre görevler açıkken, yine “demokrat Gandi Kemal Bey’in” yetkisiyle disipline verme, ihraçlar olması konuşuluyor. Durmadan yasa denilir, tüzükten madde okunur. Fakat zaten Bay Kemal için parti koltuğuna gelişin yasal hukuki bir yazılımı yoktur. Yine de hukuk, yasa denilir.
Oysa daha geniş konuya bakanların, Türkiye’de olanların bir altüst oluş biçiminde yeni rejimin temellerinin atılırken tasfiyelerini yetki gücüyle sağladığı kesin yapılanışı vardır. Konuyu sistemsel ele alamadıkça, devlet içi yeni sıçrama ayarına koymadıkça, yükselen muhalefet ivmesinin durdurulmasını hesaba katmadıkça bunu anlayamayız. Sanırım şu birkaç yılda olanlar hep derslerle doludur. Gezi’den günümüze gelenler de başka bir dünyaya gelişin yolunun döşenmesidir.
Hemen sonuçla Kıbrıs sorunuyla bağlayalım. Net şekilde hep Türkiye denilir. Hatta herkes bilip de kimisi çıkar, kimisi de kendince korktuğu için belirtmez. Ama yine de “Türkiye ne derse” ifadesini kolayca itiraf etme şansı var. Tufan’ın kapı açmada dahi yetki kullanamadığı da aşikâr. Ama işin daha kolayı var: kral çıplak deme yerine, karşı tarafa gömlek giydirip onu soyup kral çıplak yapmak girişimi olur.
Tabii isterseniz ufak bir dokunuşla: partilerin tüzük gereği bazı uygulamaları olması gerekir. Dönem sonuna gelip aday olamama veya iptal edilen kurultay durumu var. Dahasını da sıralayabiliriz. En iyisi, susun. Sonrası mı: yasal ve tüzük denip açıklama yapmaya devam.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



