Genelde dünya ekseninde olan gelişmeleri yakalamaya çalışırım. Eldeki birikimle de kendimce hem önem hem de örnek ihtiyaç bakımından konu seçerim. Tabii bazen de anlık refleksle klavye başında olayı şekillendiririm. Ancak Kıbrıs konusunda fazla makale yazdığım da söylenemez. Önemli ve örnek olma yanında, kendimizi de aynada görme adına yine de yazı yazdığım oluyor. Ama sıkıntı şu: genel tekrarda takılma olasılığı hep var. Yine örnek mi: güncel olan iki konudan verelim.
Yine adamıza BM memurları geliyor. Amaç görüşme ve diplomasidir. Her görüşme sonrasında aynı benzer kelimeler var. Ne değişen koşullar ne de doğan ihtiyaçlar konuşulur. Hele de önemli direkt etkenler nedense söz konusu edilmez. En basit örneği defalarca sıralayacağım: hep “iki lider” diyorlar. Hatta son girişimlerde kararın “iki lidere” ait olduğu söylendi. Doğru mu sorusu dahi sorulmayacak gerçeklik vardır. Bunu sokakta, resmi değil de normal sohbette sorarsanız da hep şu yanıtı alırsınız: “Türkiye ne derse o olur”…
Yine de aynı tekrar devam eder. Üstelik buna inanır gibi olup saray rahatlığına ulaşan kişilerimiz de hemen uyar. Kendileri karar verircesine konuşur. Ama arada dilleri kendini ele verir: “Türkiye’nin de çıkarlarına göre” cümlesi işin başına konur.
Bazıları alışılmış eleştiriyi eskiden bana yapıyordu. Örneğin “sen hep bizim tarafı diyorsun, ama Rumlara bir şey söylemiyorsun” demekle kendilerini savunuyorlardı. “Ben yaptım da o da yaptı” kurtarma kıyası nedense Kıbrıs’ta hep kullanılıyor. Ama şu gerçek dahi yok sayılıyor: Güney, bizim gibi ne nüfus ne de bağımlılık konusunda Türkiyeleşme derecesinde değildir. Koşullar çok farklı. Ama yine de bilgisizlik ile karşıtı kötü, beni iyi yakalama düşüncesi hep kurtarıcı olmaya devam ediyor. Bir de konuları bilen bazı kesimler, karşılarına konulan mikrofon sahibine göre görüş belirtir. Bu da anket konularındaki tıkanışı da işaret eder.
Bu defa Kıbrıs diplomasi gezintisinde iki anormal olgu daha var. Guterres artık miyadını dolduruyor. Doldururken de sicili kötü. Bırakın müdahaleleri, resmen BM hiçleştirildi. Hiçbir konuda müdahale edemedi. Hatta yapılan anlaşmalarda, uzlaşmalarda dahi Güvenlik Konseyi efsanesi okunmadı. Sadece Trump müdahaleleriyle olanları onaylayan ve gerektiği anda başvurulan kurum hâline sokuldu. Zaten Guterres’in son yıllarına bakarsak, diplomaside Kıbrıs kadar başka müdahil yer bulamazsınız. Gazze soykırımında dahi veya İran-Amerika-İsrail denkleminde BM Genel Sekreteri yok.
Bu da onun için bir şeyler gösterme alanı olarak Kıbrıs’ın olma nadirliği vardır. Ama iki liderle de olmayacağını zaten İsviçre’de yaşadı. Gerçi hazırlanan her raporda denklem adına diplomasi diliyle geçiştirilse dahi, olanlar ortadadır. Burada yeri gelmişken şu soruyu da soracağım: şu anda yine bir araya getirme çabalarında gelinen İsviçre ve sonrasında yapılıp pek konuşulmayan görüşmelerle olan anlaşmalar geçerli mi?
Şimdi yazın sıcağında yine gezinti diplomasisi yapılıyor. Bizim Tufan şartlarla işe koyuldu. Ne acı: onları okumadan, okuyanların da içeriğini bilmeme derecesi olma paradoksuyla doğru yanlış olması sorgulanmadı. Hele bir tanesi var ki anlatsak, birileri “olmaz” basacak. Geriye dönüş olmaması sözlerine, gerçekten masa sonrası duruma göre Kıbrıs Cumhuriyeti’nin olmamasını kabullenme olasılığına ne denir, ben bilemem. İki yüzlülük ile çıkara göre konuşma kolaylığı bizde bolca mevcut.
Bilmem dikkatinizi çekti mi: iki önemli gerileme var. Birincisi, artık gelen diplomata mektupçuk verilmiyor. Zeytin ağacı simgelerimiz de etrafta görünmüyor. İkincisi ise konuşulan içerik daha bir boşaltıldı. Çözüm kelimesiyle ve değişik başka imgelerle olay savunuluyor. Ama önemlisi yok. Örneğin bazı yetkililerle şu kapı açılmama olayını konuşsak, “ne olur şu kapı da açılsın” desek, bize “olur” deyip de sonradan “ama Türkiye razı değil” savunusunu da yapacaklar.
Bir ufak tarihi hatırlatma ile bu bölümü kapatacağım. Yetmiş dokuz yılının başındaydı. Öğrenci yurtları kapatılıp yeniden yerleşmek zorunda olan öğrenciler yavaş yavaş normalleşiyordu. Yapılan Denktaş-Kipriyanou anlaşması gündeme düştü. Devrimci grup muhalif yapısı bunu yorumladı. İkinci büyük eylemini Türkiye’de günlerce sürdürdü. “Denktaş-Kipriyanou anlaşmaları sorunu çözemez” dendi. İki liderin emperyalist işbirlikçilikleriyle neden çözemeyecekleri konusunda Türkiye’de günlerce propaganda yapıldı. Benzeri Kuzey Kıbrıs’ta da Halk-Der tarafından sürdürüldü. “Bütün halklar kardeştir” sloganının üstüne bu yeni görüşle de yavaş yavaş yeni sosyalist sol düşünce de filizlenmeye geçiyordu.
“Olamaz” sorularını yanıtla, emperyalist işbirlikçiliklerle tamamlanıyordu. Nitekim haklı olma kısa dönemde anlaşıldı. Kuzey Kıbrıs’ta bağımsızlık ilanı açıklamaları gelmeye başladı. Bu genel tekrardı. Kıbrıs’ta çözüm ve barış derken, aslında parçalanmanın daha kurumsallaşması için hamleler hep yapıldı. İnanmayan Annan planı sonrası ikinci ganimet paylaşımı ile AB üyelikleri üstüne mülkiyetin de kalıcılaşması için TMK kurulmasını sayamamız mümkündür.
Görüşmeler havasında ilgisizlik cenderesinde, kullanılan ifadelerin daha bir boşaltılma kuralı içinde, yine gerçek hep “Erdoğan’ın söylediğini duydunuz mu” ile kendince yontma kulüğü de sırıtmaya hız verdi.
Bunlar olurken de seçimler deniliyor. En basit yasal gerçeklik malum. Yine seçimler yapılırken hem oy kullananın hem de teknik açıdan bazı basit kurala dikkat denilir. Bunların da olmadığını yaşıyoruz. Üstelik ses yükselterek ama içi boş kahraman olma dürtüsü aşmasında “hodri meydan” okuma var. İnsanın dahi kolay oy kullanmasına dikkat etmeyen veya bilmeyen farketmez; üstelik kararı da kendi alamayacağı kesinken söyleniyor. Tabii birileri eğer hafıza kaybında değilse koltuğa nasıl oturduğunu da bilir. Öyle hodri meydan değil “Cevdet Bey” demek lüzumu da hissedilir.
İşte bizim havamız böyle. Ama birileri de bunları elin tersiyle itip de zamanı doldurma adına da politika yapıyor. Sankilerin normalleştirildiği havada da çözümleri sıralar. Tabii içi boş. Nüfusu dahi bilinmeyen, karar alamayan ve teslimiyetle işler sürerken, mali disiplin deyip de müşavirler yasasıyla yeni kıyaklar isteyen sistem, çürümenin de ötesine geldi. Ama günümüz ilhaklaşma politikalarının da gerçeği bu. Tabii elbet Kıbrıs’ta değişkenlikler var. Stratejik sömürge kuramını ben onca kitap okuyarak, Kıbrıs’ı süzerek yapmadım. Nitekim artık eski Kıbrıs değildir. Dönülmemesi için de ne gerekiyorsa yapıldı. Ama anlayan da pek yok.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


