iktibasFikret BaşkayaLaikliğe dair söylem ve gerçek - Fikret Başkaya

Laikliğe dair söylem ve gerçek – Fikret Başkaya

Orjinal yazının kaynağıyeniyasamgazetesi9.com

Bu evrensel sahtekârlık çağında gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir.’

George Orwell

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) genel kurul salonunda, kürsünün arkasındaki duvarda: “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” yazısı var… Cunta Anayasası’nın 2. Maddesi

de şöyle: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir”…  

O halde iki şey: Birincisi, bidayetten itibaren hakimiyet çok sayıda kayıt ve şart altına alındı ve ikincisi, Türkiye’ demokratik, laik, sosyal, hukuk devletidir demek bir cümlede dört yalan söylemektir… Bu yazıda rejimin niteliğini angaje eden laiklik söylemine dair bazı hatırlatmalarla yetineceğim…

Esasen anayasayı kimin nasıl yaptığı, nasıl uygulandığı da önemlidir… Son tahlilde anayasa bir kâğıt parçasıdır…

Laiklik, “modernite devrimi”, “Aydınlıklar Felsefesi (Lumières) sonrasının bir kavramı: Dinin devletten ayrılması, devletin tüm inançlar karşısında tarafsız olması, eşit mesafede durması, devletin hiçbir dinî işlev üstlenmemesi, dinin siyaset alanının dışına çıkarılması, kanunlar karşısında eşitlik, din (inanç) ve düşünce (ifade) özgürlüğünün güvence altına alınmasıdır.

Bu kavram o kadar önemlidir ki, laikliğin olmadığı yerde gerçek yurttaştan da söz edilemez. Zira, bir nüfus cüzdanına sahip olmak yurttaş sayılmak için yeterli koşul değildir.

Bizde bidayetten itibaren devletin göbeğinde “Diyanet İşleri Başkanlığı” diye devasa bir kurum var. Adı başkanlık olsa da aslında bakanlık. Örgütleniş tarzı diğer bakanlıklar gibi…2026 Bütçesinde Diyanet’e ayrılan kaynak 174 milyar, 389 milyon TL… Altı bakanlığın (İçişleri, Dışişleri, Ulaştırma, Enerji, Kültür ve Turizm, Sanayi, Çevre, Ticaret) her birinin payından daha büyük… Ve bu devasa kaynak, herkesten toplanan vergi bir mezhep (Sünnî-Hanefi) için harcanıyor… Oysa, bu ülkede Aleviler, Hıristiyanlar, Museviler, Ateistler, Deistler var… Bu kadarı bile Türkiye’deki rejimin gerçek laikliğin ne kadar uzağına savrulduğunu göstermeye yeter… Maaşlı imamla laiklik bağdaşır mı?

Rejimin tabularından biri olduğu için, geride kalan dönemde bu sorun tartışma konusu yapılmadı? … Türkiye’de bağnaz resmî tarih ve resmî ideoloji, şeylerin tartışılmasını, bilince çıkarılmasını, anlaşılmasını engelliyor…

Mülk sahibi sınıflar sadece uyduruk resmî ideolojiye dayanarak yönetemeyeceklerinin farkındaydılar. Dini yardıma çağırmak-araçsallaştırmak durumundaydılar ve çağırdılar. Fakat dini araçsallaştırmak isteyen sadece Türkiye’nin egemen sınıfları değildi. İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında, “Soğuk Savaş” koşullarında, çok partili sisteme geçildiği 1950 sonrasında, başta ABD olmak üzere emperyalist çıkarlar da dini (İslam’ı) araçsallaştırmayı, manipüle etmeyi “gerektiriyordu”… Dinci, milliyetçi- ırkçı unsurlar, sol, demokratik, sosyalist hareketin yükselişini durdurmak üzere araçsallaştırıldı, sahaya sürüldü…

Bu amaçla, dinciler ve milliyetçi-ırkçı unsurlar desteklendi. Devlet tarafından “komünizmle mücadele dernekleri kurduruldu. Dinci taife Suudilerin “petro-dolarlarıyla beslendi-büyütüldü. Daha 1970’li yıllarda İslamcı Partiler koalisyon hükümetlerinin ortağıydı… 12 Eylül Amerikancı-NATO’cu darbe döneminde resmî ideolojide bir revizyon yapılarak, Türk-İslam Sentezi denilen bir sistem dayatıldı… Bugünün dinci-ırkçı koalisyonu (Cumhur İttifakı) o tercihin sonucudur…

1950’li yıllardan beri siyaset ‘kutuplaştırmayla’ yol alıyor ve bu egemenlerin işini kolaylaştırıyor. Böylece asıl sorunları savsaklamak, görünmez kılmak mümkün oluyor… Daha 1950’li yılların ikinci yarısında kutuplaşma had safhaya çıkmıştı… Kahveler ve Camiler ayrılmıştı… Dönemin iktidar partisi olan Demokrat Parti toplumu “Vatan Cephesi” ve Ötekiler diye ayrıştırmıştı… Vatan Cephesine dahil olmayanlar düşmanlaştırılıyordu… Aslında Şark cephesinde yeni bir şey yok… Bugün de ‘Cumhur İttifakı’ yandaşı olmayanlar muteber yurttaş saymıyor… Hukuk, “yandaşlara” farklı, muhaliflere farklı uygulanıyor…

Türkiye’nin içine sürüklendiği “çöküş tablosu” bir vakıa iken, artık bildik yöntem ve araçlarla bu durumla yüzleşmek mümkün değil…  Ezberlerin bozulması ve yeni paradigmanın oluşturulması gerekiyor ve bunu yapmaya da bir engel yok… Fakat, ‘entelektüel ataletten’ yakayı kurtarmadan da şeylerin gerçeğiyle yüzleşmek mümkün değil…Bu evrensel sahtekârlık çağında gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir.’

George Orwell

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) genel kurul salonunda, kürsünün arkasındaki duvarda: “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” yazısı var… Cunta Anayasası’nın 2. Maddesi

de şöyle: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir”…  

O halde iki şey: Birincisi, bidayetten itibaren hakimiyet çok sayıda kayıt ve şart altına alındı ve ikincisi, Türkiye’ demokratik, laik, sosyal, hukuk devletidir demek bir cümlede dört yalan söylemektir… Bu yazıda rejimin niteliğini angaje eden laiklik söylemine dair bazı hatırlatmalarla yetineceğim…

Esasen anayasayı kimin nasıl yaptığı, nasıl uygulandığı da önemlidir… Son tahlilde anayasa bir kâğıt parçasıdır…

Laiklik, “modernite devrimi”, “Aydınlıklar Felsefesi (Lumières) sonrasının bir kavramı: Dinin devletten ayrılması, devletin tüm inançlar karşısında tarafsız olması, eşit mesafede durması, devletin hiçbir dinî işlev üstlenmemesi, dinin siyaset alanının dışına çıkarılması, kanunlar karşısında eşitlik, din (inanç) ve düşünce (ifade) özgürlüğünün güvence altına alınmasıdır.

Bu kavram o kadar önemlidir ki, laikliğin olmadığı yerde gerçek yurttaştan da söz edilemez. Zira, bir nüfus cüzdanına sahip olmak yurttaş sayılmak için yeterli koşul değildir.

Bizde bidayetten itibaren devletin göbeğinde “Diyanet İşleri Başkanlığı” diye devasa bir kurum var. Adı başkanlık olsa da aslında bakanlık. Örgütleniş tarzı diğer bakanlıklar gibi…2026 Bütçesinde Diyanet’e ayrılan kaynak 174 milyar, 389 milyon TL… Altı bakanlığın (İçişleri, Dışişleri, Ulaştırma, Enerji, Kültür ve Turizm, Sanayi, Çevre, Ticaret) her birinin payından daha büyük… Ve bu devasa kaynak, herkesten toplanan vergi bir mezhep (Sünnî-Hanefi) için harcanıyor… Oysa, bu ülkede Aleviler, Hıristiyanlar, Museviler, Ateistler, Deistler var… Bu kadarı bile Türkiye’deki rejimin gerçek laikliğin ne kadar uzağına savrulduğunu göstermeye yeter… Maaşlı imamla laiklik bağdaşır mı?

Rejimin tabularından biri olduğu için, geride kalan dönemde bu sorun tartışma konusu yapılmadı? … Türkiye’de bağnaz resmî tarih ve resmî ideoloji, şeylerin tartışılmasını, bilince çıkarılmasını, anlaşılmasını engelliyor…

Mülk sahibi sınıflar sadece uyduruk resmî ideolojiye dayanarak yönetemeyeceklerinin farkındaydılar. Dini yardıma çağırmak-araçsallaştırmak durumundaydılar ve çağırdılar. Fakat dini araçsallaştırmak isteyen sadece Türkiye’nin egemen sınıfları değildi. İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında, “Soğuk Savaş” koşullarında, çok partili sisteme geçildiği 1950 sonrasında, başta ABD olmak üzere emperyalist çıkarlar da dini (İslam’ı) araçsallaştırmayı, manipüle etmeyi “gerektiriyordu”… Dinci, milliyetçi- ırkçı unsurlar, sol, demokratik, sosyalist hareketin yükselişini durdurmak üzere araçsallaştırıldı, sahaya sürüldü…

Bu amaçla, dinciler ve milliyetçi-ırkçı unsurlar desteklendi. Devlet tarafından “komünizmle mücadele dernekleri kurduruldu. Dinci taife Suudilerin “petro-dolarlarıyla beslendi-büyütüldü. Daha 1970’li yıllarda İslamcı Partiler koalisyon hükümetlerinin ortağıydı… 12 Eylül Amerikancı-NATO’cu darbe döneminde resmî ideolojide bir revizyon yapılarak, Türk-İslam Sentezi denilen bir sistem dayatıldı… Bugünün dinci-ırkçı koalisyonu (Cumhur İttifakı) o tercihin sonucudur…

1950’li yıllardan beri siyaset ‘kutuplaştırmayla’ yol alıyor ve bu egemenlerin işini kolaylaştırıyor. Böylece asıl sorunları savsaklamak, görünmez kılmak mümkün oluyor… Daha 1950’li yılların ikinci yarısında kutuplaşma had safhaya çıkmıştı… Kahveler ve Camiler ayrılmıştı… Dönemin iktidar partisi olan Demokrat Parti toplumu “Vatan Cephesi” ve Ötekiler diye ayrıştırmıştı… Vatan Cephesine dahil olmayanlar düşmanlaştırılıyordu… Aslında Şark cephesinde yeni bir şey yok… Bugün de ‘Cumhur İttifakı’ yandaşı olmayanlar muteber yurttaş saymıyor… Hukuk, “yandaşlara” farklı, muhaliflere farklı uygulanıyor…

Türkiye’nin içine sürüklendiği “çöküş tablosu” bir vakıa iken, artık bildik yöntem ve araçlarla bu durumla yüzleşmek mümkün değil…  Ezberlerin bozulması ve yeni paradigmanın oluşturulması gerekiyor ve bunu yapmaya da bir engel yok… Fakat, ‘entelektüel ataletten’ yakayı kurtarmadan da şeylerin gerçeğiyle yüzleşmek mümkün değil…


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

Fikret Başkaya yazdı: Kapitalizmden çıkmanın gerekliliği ve aciliyeti…

“İnsanlık ancak çözümleyebileceği sorunları görev olarak önüne koyar. Çünkü...

Fikret Başkaya yazdı: Bugünkü dersimizin konusu ‘kapitalizm’…

“Ol mahiler ki, derya içredirler deryayı bilmezler” Hayalî İnsanlar kapitalist bir...

Fikret Başkaya yazdı: Aracı da rotayı da değiştirme zamanı…

“Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende. Ve açsak, yorgunsak,...

Fikret Başkaya yazdı: Politik İslamcı son hamle…

“Eğer görünüş özle çakışsaydı, bütün bilim gereksiz olurdu.” -...

Çöp (atık) veya kendi pisliğinde boğulmak – Fikret Başkaya

‘Gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir’ Antonio Gramsci Yüzleşmek zorunda olduğumuz sosyal...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,905TakipçilerTakip Et
959AboneAbone Ol

Son eklenenler

Özkan Yıkıcı yazdı: Bu ne biçim dünya hale geldi

Ufak bir normal ilgiyle başlamak, yeterli gelecek. Nasıl bir...

Halil Karapaşaoğlu yazdı: “Gipriz Cumhuriyeti’ndeki Haglarımız” Söylemi Üzerine

Gıprızlıca gonuşan Gıprızlıların genelde üş tip vatandaşlıgları vardır. Bunnardan...

Neşe Yaşın yazdı: Yaslı Deniz Manzarası

1964-1967 yılları arasında Lefkoşa enklavında büyümekte olan bir çocukken...

Fehim Taştekin yazdı: Yalınayak kamalılar, biçare ağalar

İran’ın müttefiki Ensarullah hareketinin liderliğindeki Yemen Silahlı Kuvvetleri karşı...

İ. Uğur Toprak yazdı: Gıdanın Dünü, Bugünü ve Geleceği

Başlığa bakınca ister istemez düşünüyor insan. Gıdanın dünü neydi,...

Vijay Prashad yazdı: Göçmen karşıtlığının arkasındaki ekonomik gerçekler ne?

Bugün dünyanın neresine gidersek gidelim, Küresel Kuzey'den Küresel Güney'e,...

Aras Coşkuntuncel yazdı: Neoliberalizm, 11 Eylül ve faşizm

25 yıl önce uçaklar ikiz kulelere çarpınca hemen anlaşılan...

Canlı yayın