Başta söylemek gerekirse bu bir NATO analizi değil. Bu yazı dizisinde NATO’yu merkeze alıp, dünya siyasetini analiz etmek yerine, dünya siyasetindeki dönüşümün çok eskiden başladığını, NATO’daki tartışmaların içinden geçtiğimiz bu değişimin sonucu olarak gerçekleştiğini savunacağım.
Sık gündeme gelen Trump yönetiminin Avrupalı müttefiklerini aşağılaması, NATO’yu küçümseyen açıklamaları, dengesiz görünen birbiriyle çelişen açıklamaları kafa karıştırıcı oldu.
Oysa, siyaset açısından Trump Amerikan sisteminde ne varsa ve ne yapılması gerekiyorsa onları yaptı ve yapmaya devam edecek. Diğer bir deyişle, ABD sistemi geçmişte uygulamakta zorlandığı bazı politikaları Trump’ın kaba saba tarzıyla hayata geçirmeyi tercih etti.
Günümüzde tartıştığımız konuların hemen hepsi Obama yönetiminde gündeme geldi, o zamandan bu yana da deyim yerindeyse ite kaka gitti.
Aslında kırılma tarihlerini somut olarak göstermek zor değil.
İki önemli dönüşüm var: ilki stratejik, diğeri ekonomik.
Obama yönetimi boyunca bugün hâlâ tartışma konusu olan dört kritik karar alarak, bir de tanıdık bir uyarıda bulundu:
• Rusya ile Reset: Rusya ile ilişkilerde yeni bir başlangıç önerdi. (2009)
• Rebalancing, Pivot Asia stratejisi: ABD ilk kez stratejik ağırlığını Pasifik’e kaydırdığını açıkladı. (2011)
• Ortadoğu’dan çekilme: ABD ilk kez Ortadoğu’dan çekilme niyetini açıkladı. Bunu Irak ve Afganistan’dan askerlerini çekme ya da azaltma olarak tanımladı. (2011)
• Obama yönetimi ilk kez üretim ve hizmeti maliyetler nerede uygunsa oraya kaydırma anlamına gelen küreselleşmenin temel uygulamalarından olan outsourcing’den vazgeçmeleri gerektiğini açıkladı. (2012)
Obama, bir Amerikan başkanı olarak ilk kez 2016’de müttefikleri için, daha çok akademik alanda kullanılan, “beleşçi”, free rider ifadesini kullandı. Trump’ın günümüzde müttefiklerine yönelttiği sert eleştirilerin kibarcasıdır.
Aşağıda bu hususları açıp, günümüzde yaşanan küresel stratejiye dair gelişmeleri, en sonunda Ankara’daki NATO zirvesi çerçevesinde ele alacağım.
ABD UYANIYOR!
ABD sistemi Çin’in ekonomik büyümeyle birlikte Batı sistemine siyasal olarak da entegre olacağını, kentlere göç eden ve orta sınıflaşan kitlelerin demokrasi talep edeceğini, yükselecek yeni sermaye sınıfının Batı sermayesiyle sınıfsal bir birlik kuracağını ve en genelinde ABD hegemonyasının üstünlüğünü kabul edip uysal bir aktör olacağını düşünmüştü.
Bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Kitleler, sendikasız, uzun çalışma saatleri ve yoğun sömürü içeren çalışma koşullarına rağmen yaşam koşullarının yükselmesinden memnun kaldılar. Demokrasi yerine milliyetçiliğe yöneldiler.
Devlet merkeziyetçiliğinde bir kapitalizm yaşandığı için sermaye sınıfı, Çin Komünist Partisi’nin çizdiği sınırlar içinde kaldı, Batı sermaye sınıfıyla bağlantıları sınırlı oldu.
Ve Çin ekonomik olarak güçlendikçe, silahlanmaya ve kendi dış politika gündemini oluşturmaya başladı.
Bunun yanında yalnızca emek yoğun sektörlerde değil, yüksek teknoloji gerektiren alanlarda da hızla büyük ilerlemeler sağladı.
Dönüşümün beklediği gibi olmaması üzerine ABD iki stratejik karar aldı ve bunların ikisi de Obama zamanında gerçekleşti. İlki askeri yapılanmayı yeni koşullarda gözden geçirmek ve Pasifik odaklı hale getirmek.
İkincisi de küreselleşmeyi en azından yavaşlatmak, yeniden düzenlemek. Bu dönemde henüz “uluslarası liberal düzeni” revize etme iddiası ortaya atılmamıştı.
Bunun üzerine ABD 2011’de Obama’nın yaptığı bir açıklamayla Rebalancing to Asia ve Asia Pivot adını verdiği, artık askeri ağırlığı Atlantik’ten Pasifik’e kaydırdığını ilan ettiği bir küresel stratejiye geçti. Dışişleri Bakanı H. Clinton Foreign Affairs dergisine “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” başlıklı bir yazı yazıp, dikkatlerin artık Pasifik’e yani Çin’e yöneldiğini ilan ediyordu.
Somutlaştırırsak ABD o tarihte iki okyanusta eşit sayıda bölünmüş olan deniz kuvvetlerini Pasifik lehine yüzde 60-yüzde 40 şeklinde yeniden düzenleme kararı alıyordu. 2017’de bu politika Hint-Pasifik Stratejisi olarak güncellenecektir. Trump’ın “Hint-Pasifik Stratejisi” QUAD (ABD, Japonya, Hindistan, Avustralya-2017) Biden’in AUKUS’u (ABD, Avustralya, İngiltere-2021) bu stratejinin dönemine göre yenilenmiş unsurlarıydı. Çin ise “Barışçıl Yükseliş” adı altında, müthiş bir hız yakalayan büyümesi karşısında Batı’nın endişe taşımasının önüne geçmeye çalışıyordu.
KÜRESELLEŞMEYE FREN
ABD’nin hegemonik gücünü tartışılmaz bulduğu 1990 sonrası koşullarda küreselleşme şöyle bir ekonomik mantığa dayanıyordu. Üretim nerede uygun imkanlar sunuyorsa, orada yapılabilirdi. Bunun sonucunda ekonomiler giderek ulusal olma niteliğini yitirmeye başladılar; üretim ile birlikte, pazarlama, tüketim vs yoğun bir küresel içiçelikte entegre hale gelmeye başladı.
Ama ters giden bir şey vardı. Çin, küreselleşmeye, kendi şartlarıyla entegre oluyordu. Tek bir kritik örnek bile aslında tablonun görülmesini sağlayabilir: Çin dünyanın her yerinde liman ya da liman işletmesi üstlenmeye başlamıştı ama Batılı bir şirketlerin Çin’de herhangi bir liman işletmesini üstlenmesi mümkün değildi. Batılı finans şirketleri de Çin’de aynı rahatlıkta faaliyet gösteremiyorlardı.
Yalnızca ekonomik ve ticari açıdan değil toplumsal ve stratejik açıdan da sorunlar baş göstermeye başlamıştı ve Obama bunları ilk fark eden yönetimdi. İkinci Trump döneminde bu hat, kendisini açıktan bir ticaret savaşıyla birlikte gösterecektir.
YATIRIMLARIN ÇİN’E KAYMASI
1- ABD’de bazıları kritik alanlarda olmak üzere sanayisizleşmeye,
2- Orta sınıfın zayıflamasına, (örneğin, NAFTA’dan-ABD, Kanada, Meksika gümrük birliği- Amerikalılar nefret eder)
3- Hassas teknolojilerin Çin tarafından sahiplenilmesine,
4- Genel olarak Çin’in yükselişine neden oluyordu.
Aslında ABD’de Demokrat Parti çizgisi Clinton’dan bu yana küreselleşmeden yanaydı ve Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliği onun zamanında gerçekleşmişti. Aynı geleneğin devamı olan Obama ise bu çizgiyi sürdüremedi ve ilk kez bir Amerikan başkanı, mal üretimi ve hizmetlerde yatırımların, ekonomik açıdan daha uygun bölgelere kayması anlamına gelen “outsourcing”i eleştirerek “insourcing” yani yurt dışına giden ekonomik yatırımların geri dönmesi gerektiğini söyleyecektir.
RUSYA’YI YANINA ÇEKMEYİ DENE
Çin, çok hızlı büyüyordu ve ABD hegemonyası altında yer almak yerine, Rusya ile birlikte çok kutuplu dünya çağrısı yapmayı ve kendi yolunda gitmeyi tercih etmeye başlamıştı.
Aslında mantıklı bir seçimdi. ABD, hızla büyüyen ve güçlenen Çin’in büyümesini kontrol edemiyordu. Ama sorun yalnızca büyümesinde değildi. Büyüdükçe, güçleniyor, güçlendikçe bu gücü Afrika, ABD’nin “arka bahçesi” kabul edilen Latin Amerika’da bazen ticari ilişkiler, bazen siyasi bağlarla güçlendiriyordu.
Çin çok güçlüydü ve hangi ülkeyle yakınlaşsa gücünü çok artıracaktı. O yüzden ABD öncelikle Hindistan’ı Çin’den uzak tutma politikası izledi ve bundan büyük ölçüde başarılı oldu.
ABD aynı şekilde Rusya’yı da Çin’den uzak, kendisine yakın tutmaya çalıştı ki stratejik olarak mantıklı bir politikaydı.
İşte Obama yönetimi, Rusya’nın Gürcistan’ın Abhazya ve Güney Osetya bölgelerini işgalinden sonra iyice bozulan ilişkileri toparlamak için 2009’da “reset” adını verdiği, yani o ana kadar olanları sıfırlayacak yeni bir başlangıç önerdi. (Hillary Clinton, Lavrov’a kırmızı düğme olan bir alet verecek, ikisi birden aynı anda kameralar karşısında ona basacaklardır).
Ama olmadı. Başka birçok sorunun yanında, Libya’da ve Suriye’de ABD saldırıları, Rusya’nın 2014’te bu sefer Kırım’ı ilhak etmesi, içeride bazı kesimlerin tepkisini çekmiş olan reset politikasının sonunu getirdi.
ABD, Kırım’ın Rusya tarafından ele geçirilmesine daha sert tepki verse de ilişkileri tamamen kesmedi, Rusya’yı kollamayı sürdürdü.
ORTADOĞU’DAN ÇEKİLEMEME!
Bu stratejinin ilanı, gerçekleştirilmesinden çok daha zor oldu. ABD stratejisi burada da karmaşık değildi. Ortadoğu petrolüne ihtiyacı azalıyordu ve zaten 2017’de petrol ihracatçısı haline gelecektir.
ABD’nin Pasifik’e öncelik vereceğini açıkladığı tarih ile Ortadoğu’dan asker çekeceğini açıkladığı tarihin aynı olması tesadüf değildir.
Afganistan ve Irak savaşları ve bu ülkelerde asker tutmanın maliyeti vardı, bunları azaltmaya çalışıyordu. Ama Suriye’de Arap Baharının çatışmaya dönüşmesi ABD’yi yine zorladı.
Obama yine doğrudan müdahaleden kaçındı. Amerikan sisteminde Ortadoğu’da askeri müdahale ve çatışmalara girme konusunda isteksizlik vardı. Obama “arkadan liderlik” yapalım söylemiyle geçiştirmeye çalıştı krizi. Hatta, Obama Suriye’ye müdahale etmeyeceğini açıklayınca, içeride ve bölgede eleştirilecektir. Bu eleştirilere Erdoğan da katılacaktır.
Trump seçim kampanyasında kendisinden önceki liderleri Ortadoğu’da bitmeyen savaşlara girmekle suçlamıştı. Hatta, Aralık 2025’te yayınladığı Ulusal Güvenlik Belgesinde Ortadoğu’yu dördüncü sıraya koymuş, artık bu bölgeye askeri olarak angaje olmak istemediğini yazmıştı.
Ama Amerikan sistemi ağır hareket ediyor. Afganistan’dan çekilme on yıl sonra gerçekleşti. Irak’tan epey asker çekti ABD, Suriye’deki üsleri boşalttı. Ama bu kez İsrail’in zorlaması, biraz da, bölgede angajmanını azaltmadan önce İran sorununu halletmek için son bir hamle yapma çabası, ABD’yi bölgede yeni bir saldırganlığa itti. Ama sonucu istediği gibi olmadı. Her durumda İran meselesi ABD ve İsrail için halledilmemiş, halledilmesi zor bir sorun olarak orada duruyor.
YÜK/KÜLFET PAYLAŞIMI
NATO içinde askeri yük konusundaki tartışmalar çok eskiye gider. Bu tartışmada en kritik ve açık yaklaşım ise yine Obama döneminde, bir önceki Bush döneminde de savunma bakanlığı görevini yürütmüş Robert Gates’ten gelmişti.
Gates, 2011’de yaptığı konuşmada 2008 krizinden sonra savunma harcamalarında artış değil azalışa giden müttefikleri eleştiriyor, o dönemdeki 28 üyeden yalnızca beşinin savunma harcamalarını ulusal gelirin yüzde 2’sine çıkarmasından yakınıyordu. Böyle giderse, NATO iki parçalı hale gelir diye Avrupalı müttefiklerini uyarıyordu.
Daha 2011 gibi erken bir tarihte, Gates ABD’nin bu konudaki memnuniyetsizliğini dile getiriyor ve iki eksenli bir NATO’ya doğru gidilebileceği konusunda uyarısını açıkça yapıyordu.
Görüldüğü gibi günümüzde ABD, küresel siyaset ve Avrupa ile ilgili tartışmaların hemen hepsi bazen farklı, bazen aynı söylemlerle yaşandığını anlaşılıyor.
O tarihten bu yana Çin daha fazla güçlendi, ABD hâlâ aynı tartışmaları yürütüyor. Hâlâ Ortadoğu’dan çıkma, hâlâ Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlenmesi, savunma harcamalarının artırılması konuşuluyor, NATO’nun ana gündemi oluyor.
ABD bir yandan Çin’in yükselişiyle baş edememeye başlamışken, öte yandan müttefiklerine de söz geçirmekte zorlanıyordu.
Genel olarak ABD son dönemde küresel sistemdeki yerini korumakta zorlanıyordu ve her bir dönüşümde niyet beyanları ne olursa olsun daha saldırganlaşıyordu.
Bir sonraki yazıda bu dönüşümün NATO stratejisindeki değişime etkisini, NATO 3.0’ün çıkış dinamiklerini ve onun etrafındaki tartışmaları ele alacağım.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



