yazılariktibasHalkların İklim Zirvesi ve nükleer karşıtı mücadele - Mehmet Horuş

Halkların İklim Zirvesi ve nükleer karşıtı mücadele – Mehmet Horuş

Orjinal yazının kaynağıilketv.com.tr
Kategori:

Çernobil felaketinin 40. yılı, geçtiğimiz haftanın en önemli gündemleri arasında yer aldı. Sinop’ta Nükleer Karşıtı Platform tarafından düzenlenen miting başta olmak üzere onlarca kentte ekoloji örgütleri tarafından yapılan açıklamalarda; Ukrayna ve Ortadoğu’da süren savaşların yarattığı nükleer tehlike ve “iklim dostu” nükleer propagandaya karşı eleştiriler öne çıktı. Birbirinden bağımsız olmayan bu iki konuda geliştirilecek politikalar, nükleer karşıtı mücadelenin geleceği açısından kritik önemde görünüyor.  

Nükleer santraller meselesi, örtük bir silah imasını her zaman içinde barındırsa da şimdiye kadar Türkiye’de esas olarak bir enerji sorunu başlığında ele alındı. Nükleer enerjinin, tehlikeli, pahalı ve dışa bağımlı olması, kuruluş sürelerinin uzunluğu gibi temel itiraz noktaları, bugün de haklılığını koruyor. Fakat devam eden savaşlar, nükleeri artık savaş başlığı altında da konuşmayı dayatıyor.  

Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetim yetkisini tanıyan bir ülke olarak nükleer silahlarla arasına mesafe koymuş ülkeler arasında yer alıyor. Buna karşın 2017 yılında BM Genel Kurulu’nda 122 ülkenin onayıyla kabul edilen Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’na taraf değil.  Nükleer silahlara karşı daha kesin bir tavır alan bu anlaşmayı imzalamayan ülkeler arasında nükleer silah sahibi ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Çin, Fransa, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail yer alıyor. Dolayısıyla uluslararası hukuk alanında nükleer silahlarla ilgili biyolojik ve kimyasal silahlar gibi net ve bağlayıcı bir hukuksal mekanizma kurulabilmiş değil. Nükleer silahlarla mücadele bu aşamada devam ederken Ukrayna’da nükleer santrallerin hedef olmasından sonra İsrail ve İran’ın karşılıklı olarak nükleer tesisleri askeri hedef haline getirmesi, nükleer santraller ile nükleer silahlar arasındaki ilişkiyi yeni bir boyuta taşıdı.  Nükleer tesisler, düzenlenen saldırılarla birer askeri risk faktörüne dönüştü. Bu nedenle nükleer santrallerin var olan güvenlik risklerine çok daha büyük bir tehlike eklendi.   

Dünyada devam eden savaşların büyük bölümü aynı zamanda birer enerji savaşıdır. Bu yönüyle enerji sektörünün militarizasyonu yeni bir olgu değil. Venezüella operasyonu petrol için yapıldı. Ukrayna savaşı, Avrupa’nın doğalgaz denklemi içinde seyrediyor. Küba, enerji yoksunluğuyla dize getirilmek isteniyor. Ortadoğu’da ise petrolü ele geçirmek için Irak’tan sonra İran’a nükleer silah bahanesiyle işgal girişimi başlatıldı. Nükleer enerji santralleri ise yapısal olarak sahip olduğu zaafların yanında jeostratejik denklemlerin ve savaş endüstrisinin içinde var oluyor. Bu tabloya rağmen iklim krizine karşı nükleer enerjinin önerilmesinin hiçbir mantıksal temeli yok. Reklam ve pazarlama amacıyla kullanılan yeşil makyajdan ibaret bu argümanla, COP toplantılarında nükleer propaganda yapılıyor.     

Gazze ile dayanışma eylemleriyle ivmelenen küresel barış hareketi ile iklim hareketlerinin giderek iç içe geçmesi bir tesadüf değil. Bu süreçte arayışçı aktivizmin etkisi olsa da savaşlar artık doğrudan iklim krizinin nedenleri arasında ilk sıraya yükseliyor.  Savaşların devam ettiği bir dünyada kapitalizmin enerji açlığına çözüm bulmak da fosilden çıkış da mümkün görünmüyor. Dolayısıyla nükleere karşı hayatı, savaşa karşı barışı ve iklim krizine karşı iklim adaletini birlikte savunmak gerekiyor.

Türkiye’nin bu yıl Temmuz ayındaki NATO zirvesinden sonra Kasım ayındaki iklim zirvesine ev sahipliği yapacak olması savaş karşıtı mücadele ile iklim hareketini buluşturmak için toplumsal muhalefete kendiliğinden bir ortak ajanda fırsatı sunuyor. Takvimin sunduğu bu fırsatı değerlendirelim.


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

Ümit Akçay yazdı: COP31’e doğru: Antroposen, kapitalosen ve ekolojik emperyalizm

Dünya Ekonomik Forumu’nun 2026 Küresel Riskler Raporu, çarpıcı bir çelişkiye...

Emre Demir yazdı: Farklılıklar içinde birlik arayışı: 18. BRICS Zirvesi

Yeni Delhi’de 18. BRICS Zirvesi, 12-13 Eylül 2026 tarihlerinde...

İ. Uğur Toprak yazdı: Gıdanın Dünü, Bugünü ve Geleceği

Başlığa bakınca ister istemez düşünüyor insan. Gıdanın dünü neydi,...

Kerem Göktan yazdı: 11 Eylül sonrası ABD-Çin ilişkileri: Ortak yaşam-gerginlik sarmalı

11 Eylül 2001’de gerçekleşen radikal İslamcı terör saldırısı sonrası...

Enzo Traverso yazdı: Marx, tarih ve tarihçiler: Yeniden kurulması gereken bir ilişki

Son yıllarda başlayan ve yaygın olarak “yeni eleştirel düşünceler”...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,899TakipçilerTakip Et
964AboneAbone Ol

Son eklenenler

Özkan Yıkıcı yazdı: Hafta sonu esintilerinden pazartesiye düşenler

Yeni bir haftaya doğru yaklaşmaktayız. Artık ekim ayında bulunuyoruz....

Halil Karapaşaoğlu yazdı: Gıbrız Cumhuriyeti Bayra’ı Asmag Yasagdır?

Koray Başdoğrultmacı ve Çinem Sonel’e… 2011 yılında Koray Başdoğrultmacı Birleşik...

Niyazi Kızılyürek yazdı: Siyasi Eşitlik Nemize Yetmez? Unutmamalıdır ki İfrat İfret Doğurur!

Kıbrıslı Türkler 1882 yılından, Kıbrıs Cumhuriyeti kurulana kadar (1960)...

Fehim Taştekin yazdı: Amerikan çekilmesi ve ulusal egemenlik: Hoş ama içi boş bir seda!

Irak 2003’teki işgalle birlikte kaybettiği egemenliğini, Amerikan güçlerinin çekilmesine...

Serdar M. Değirmencioğlu yazdı: Minab’da kıyamet yaşandı

Geçtiğimiz hafta, ABD’de bağımsız gazetecilik adına ciddi işler yapan...

Gözde Bedeloğlu yazdı: Sansürün kamusal bedeli

Türkiye’de hak ve özgürlüklerin alanı daraltılırken uygulanan yöntem hiç...

Özkan Yıkıcı yazdı: Bosna Hersek makalesi kararına gelirken

Cumartesi yine Lefkoşa'dan uzaklara doğru yolculuk yaptım. Bu defa...

Canlı yayın