İngiltere, Amerika ve Kore’de çalışmış dünyaca ünlü Kıbrıslı ekonomi profesörü arkadaşım George Theoharidis, Türkiye ekonomisi konusunda yapacağı sunum için benimle sohbet ederken, “Yaptığım araştırmaya ve elde ettiğim verilere göre Türkiye ekonomisi iflas etmiştir. Bu kadar yüksek enflasyonla elli yıl, nasıl ayakta kalabiliyorlar, nereden kaynak bulabiliyorlar? Bilimsel olarak açıklanması çok zor” demişti.
Ben de kendisine ortada görünmeyen ancak ekonomiyi ayakta tutan gerçek kaynağın “kara para” olduğunu hatırlattığım zaman, “şimdi taşlar yerine oturdu” demişti.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı’dan devraldığı borçları 1950’li yılların sonuna kadar ödeme yükünün altında ezilmişti.
Ülkenin gelişiminin dış borçlanmayla başarılabileceği siyasetini güden Amerikancı Demokrat Parti, Yahudi lobisinin hakimiyetindeki İngiliz ve Amerikan bankerlerinden, Dünya Bankası’ndan ve Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) borçlanmaya ağırlık verdi.
Seksenli yıllara gelindiğinde ödeme dengesinde oluşan dengesizlik nedeni ile enflasyon azmış, Türk Lirası’nın değeri pula dönmüştü.
O dönemin Adalet Partisi Başkanı ve daha sonra Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel verdiği bir beyanatta bu gerçeği “memleketi 70 sente muhtaç ettiler” diyerek özetlemektedir.
12 Eylül faşist cunta sonrası, Turgut Özal hükümetleri döneminde ödemeler dengesindeki açığı kapatmak ve yatırımları artırmak için yatırım yapmak kaydıyla, kara paranın kaynağını sormadan ülkeye gelişi için yasal altyapıları oluşturmuştur.
Ege ve Akdeniz kıyılarında yapılan lüks turizm yatırımlarında patlama görülmesi ve turizmin ekonomideki katkısının artmasının nedenin, kaynağı belirsiz paranın (kara para) olduğu açıkça görülebilir.
Yine bu dönemde başlayıp, Erdoğan – AKP Hükümetleri döneminde doruk noktasına gelen “özelleştirme” adı altında kamu mallarının kaynağı sorulmadan, özel ve yabancı sermayeye peşkeş çekilmesi, küresel güçlerin öngördüğü sistem doğrultusunda hem siyasi hem de ekonomik yapılanmaya önemli katkı koydu.
Bu dönemde ülkeye giren para, sayıları iki elin parmağını geçmeyecek sayıdaki AKP yandaşının cebine akarken, vatan, millet, bayrak, şehit, ezan, türban, cami, namaz edebiyatı ile büyülenip, İHA, SİHA, füze, uçak Togg araba gibi objelerle yaratılan algı operasyonlarına dayalı propaganda ile uyutulan halk daha da fakirleştirildi.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin toplam dış borcu 565 milyar doları bulmuş olup, kişi başına 6 bin dolar borç düşmektedir. Kısacası her doğan bebek 6 bin dolarlık borçla doğmaktadır.
Borç ödemelerinde yaşanan dengesizlik nedeni ile azan enflasyonu kontrol altında tutmak için TC Merkez Bankası bir yandan altın rezervlerini satarak elinden çıkarmakta, bir yandan da “borçları borç ile kapatma” stratejisi ile hareket ederek uluslararası tefecilerden yüksek faizle para borçlanmaya devam etmektedir.
“İtibardan tasarruf olmaz” siyaseti ile oluşturulan saray rejimi, halkı uyutmaya devam ederken, fakirlik ve yoksulluk halka kader diye sunulmaktadır.
Emeklisine 20 bin TL, çalışanına 28 bin TL asgari ücreti layık gören anlayış, medyada sürdürdüğü algı operasyonları ile dikkatleri sürekli olarak başka noktalara çekerek, halkın çektiği açlığı örtmektedir.
Devlet, “borcu borçla kapatma siyasetini” ileri taşırken, halk da kredi kartları ile benzer siyaseti devam ettirerek açlığını gidermeye çalışmakta ve bankaların kölesi durumuna gelmektedir.
Bu tabloya bakıldığında, iflasın kaçınılmaz olduğu görülse de uzun bir süreden beri devam eden bu kısır döngüyü ayakta tutanın kara para olduğu açıktır.
Kara paranı en çok döndüğü yer sadece Türkiye değildir. Dubai merkez olmak üzere, körfez ülkeleri ve hepsinden önemlisi İngiltere kara para ile ekonomik çarkların döndürüldüğü yerlerdir.
Bu paraların kaynakları, uyuşturucu ticareti, vergisi ödenmemiş gelirler, sanal bet ve kumardır.
1990’lı yılların başında Türkiye’de kumarhaneler kapatılıp, Kıbrıs’a taşınmıştı.
Değerli dostum rahmetlik Profesör Bakır Çağlar bir söyleşimizde Kıbrıs’a kumarhanelerin taşınmasının temel nedeninin ekonomik faaliyet adı altında kara paranın aklanması olduğunu söyleyerek, devamla “kara para buraya gelir, kumarhanelere girer, herkes komisyonunu alır ve kumarda kazandım diyerek buradan çıkar” demişti.
Medyada çıkan haberlerde bu paranın miktarının yıllık 100 milyar dolar olduğundan bahsedilmektedir.
Milyarlarca dolarlık kara paranın aklandığı kuzey Kıbrıs çamaşırhanesinde, Türkiye’nin memuru olarak hükümet edenler, maaş ve ücret siyaseti ile halkı kontrol altında tutmaya çalışmaktadırlar.
Türk Lirası’nın yüksek enflasyonu nedeni ile eriyen ve alım gücü düşen maaş ve ücretleri korumak için verilen hayat pahalılığı ödeneği düzenlemesi ile başa çıkılması artık mümkün görünmemektedir.
Türkiye’nin adaya yığdığı nüfusun ihtiyaçlarını artması, istikrarlı para birimi kullanan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ucuz olması nedeni ile ticaretin güneye kayması, pahalılık, ulaşım sorunu ve Orta Doğu’daki savaş nedeni ile turizm gelirlerinin düşmesi, partizanlıkla şişirilen kadrolara para yetiştirememe, aşırı borçlanma gibi etmenler gelirleri düşürmüştür.
Türkiye’nin memuru olan hükümet, grev kesintilerinden elde ettiği gelirle, sendikalar bağırdığı için Ankara ile protokol yaparak daha önce askere ödediği 14 milyar TL’yi alarak, vergi gelirlerine “peşin ödeme indirimi” getiren düzenleme ile artırarak, bankalardan borçlanarak ve son olarak kara para gelirlerini yasa ile aklayarak süreci bir süre daha ileri taşımayı hedeflemektedir.
Sendikalar, bu gerçekler karşısında sessizliklerini korumakta ve sadece seçim sonrası hükümette koltuk kapmak için “hükümet istifa, erken seçime gidelim” diye yaygara koparmaktadırlar.
Borcu borçla kapatıp, halkını açlığa mahkum edenlerin ve ülkemizi kara para aklama cennetine dönüştürenlerin parasından da boyunduruğundan da kurtulmanın tek çıkış yolumuz olduğunu söylemekten de korkarak, rejime hizmet etmektedirler.



