yaklaşımlarÖzkan YıkıcıŞubat ayına da elveda çekerken - Özkan Yıkıcı

Şubat ayına da elveda çekerken – Özkan Yıkıcı

Yazıyı cuma gecesi yazıyorum. Cumartesi günü yılın ikinci ayını da tamamlıyoruz. Halk, eski diliyle “topal ay da gidiyor.” diyor. Daha geniş düşünenler ise Şubat ayını lanetli algıladıklarından dolayı bitişini hayra yorumluyorlar. Değişmeyen net gerçek: Topal Ay Şubat da cumartesi gecesi tarihe katılıyor.
Şubat ayının haftası hem hareketli hem de değişken olaylarla canlı geçti. Mevsim de karmakarışık şeklin ne olduğunun adeta anlatısı biçiminde yaşandı. Artık hem hafta hem de ay sürecine nokta koyuyoruz.
Doğrusu ülkemiz bu son haftayı adeta kısa tarihin itirafnamesi olarak da anlayana anlatıyordu. Meclisteki protokol görüşmelerinde direkt kürsüden atanmış makamcı şunları söyledi: “Türkiye önüme ne koyarsa bakmadan imzalarım.” Bir anlamda iş birlikteliğin daha üst versiyonu, kuklacının Pinokyo figürünü oynatması gibiydi. Sonuçta K. Kıbrıs’ın hem ilhaklaşma hem de genel sermaye alanı olma güncelleştirme kuralları da parmak sayısıyla protokol şeklinde geçti. Tabii bazıları makamcı külliyedeki Tufan’ı gösterir gibi oluyor. Artık K. Kıbrıs gerçeklerini anlatmaktan gına getirdiğim için tekrarını burada yapmayacağım.
Ama sert sözler ve meclis dalgalanmalarına karşın nedense ahalide umursamazlık da yerini alıyordu. Gerek görüşme dönemi protestolarına gerekse sonradan yapılan eylemlere sayısal katılım, gösterilen sözlerin çok gerisinde kaldı.
Ama renklilik bitmedi: Atanmış makamcı dolmuşa binip yeniden Ankara’ya yolculuğa çıktı. Söylentiler hemen hazırdı. Kimine göre idaresi güç makamda kalma izni için, kimisi seçimler için, kimisi de yeni talimat almak için yolculuğu yaptığını belirtiyordu. Aynı anda meclis başkanı da uğradığı skandal gündeminden sanki imaj arar gibi o da Ankara’da oluyordu. Protokol veya iki ülke şekli hiç yoktu. İhtiyaç da yoktu. Yalakalıkla teşekkür edip yukarıdan bakıp kul gibi davranma şekilleri peş peşe birbirini kovalıyordu. Ama K. Kıbrıs’ta pek alışılmayan bir başka durum da atanmış makamcıyı gündem ediyordu. Video yayımlandı. Malum rüşvet ilişkilerinin olduğu anlaşılıyor. Daha olayın nedeni ve içeriği konuşulmadan makamcı atıp tutmaya başladı. Tıpkı Adapazarı skandalında, sahte diplomalarda ve skandal çocuk ölümlerinde olduğu gibi. Peşini bırakmayacağını, adaleti en sona dek işleteceğini belirtti. Ama nedense yalanın nerede olduğunu hiç söylemedi. Aynı iddiaların benzerinde de sessiz kalmayı aklından geçirmedi. Dedik ya: Basit ilhaklaşma sürecindeki en azından imaja göre oynamayıp partisi değil de atanan baş makamcıydı.
Tam da bunlar makamın bir yanını ilgilendirip Ankara yolculuğu ile yaşanırken, şova yeni meraklı külliyeli Tufan da hamleler yaptı. Fakat öteki makamcının ilgisi onu örtüyordu. Oysa imaj için ta Karpaz’a gidiyor, orada Rum çocuklarının okulunu da ziyaret edip ilginç pozlar veriyordu. Gülücük ve neşe içinde Kıbrıs sorunu mesajı ile insancıl damıtmalı reklam kürsüsünde ders verir gibiydi. Fakat şeytan engel oluyordu. Atanmış makamcının Ankara yolculuğu ile yayımlanan video bir anda külliye tufanını kesti.
Tabii haftanın günleri sayılı ama ekleme şansın olayları doğallaştırmaktan engel getirmiyor. Hemen sıra güneye geldi. Yine klasik ezberi aktardı. Kendisinin ne denli çözüm yanlısı olduğunu anlatmaya bu defa kapı aşmayı ekledi yeniden. Kapı açılmasını istediğini ama Rumların da istekleri nedeniyle olmadığını basit örneği yerine salt kendi istedikleriyle konuyu sıkıştırdı. Sonra da karşıtını engel çıkarmakla suçladı.
Bir dipnotu yeniden yazacağım: Nedense kapı aşma ve seyahat kolaylığını bile ya ticari kâr ya da karşıtını yok sayarak hep algılarla donattık. Son konu da öyle. Özellikle Rumların istediği iki kapı belki ama tam değil; Türkler için önemli değilmiş gibi oluyor. Ama net olan şu: İnsani yönden ulaşımda önemli zaman kazanımı yapacak kapılardır. İyi bildiğim Dilirga yolu tam da böyle. İki üç saat yolu kısaltacak. Bu insani bakımdan önemlidir. Ama nedense altmış yedide dahi tüm yollar neredeyse açılırken Erenköy yolu Rumlara kapalı bırakıldı. Aynı durum Limnidi Kapısı açılırken, karşı çıkışta ticari kârın olmayacağı noktasıyla yine insani bakımdan önemli olması gizletilmeye çalışıldı.
Tabii şu gerçek net: Tufan olsun, öteki saray yetkililerimiz de olduğu gibi bu konularda söz sahibi değildir. Kullanacak yetkileri yoktur. Sınır kapıları askere bağlıdır. Denktaş döneminde dahi izin verilmesine rağmen sınır kapısında nasıl engel konulduğunu nedense çoktan hafızadan sildik.
Bu arada limanların da satışı konuşuluyor. Tam da bizdeki Girne ve Mağusa limanları güncelleşmeye başlarken, Türkiye’den İzmir’deki Alsancak Limanı gündeme düştü. Demek ki olanak bulunursa, kitaba uydurulursa limanların da satılması ihtimal dışı değildir. Ama Türkiye başka bir konuya yoğunlaştı. Adını süreç diye koyup öncesi değişik yorumlanan konuda Öcalan’ın mesajıyla yeni tartışma dolambaçları başladı. Hele öyle bir tartışma oluyor ki yazı öncesi iki kanala göz atıverdim: Halk TV ve İlke TV. Sanırsın tam bir Doğu-Batı Türkiye ekseninde bulunuyorsunuz. Ama onca söz karşısında nedense konunun uluslararası bir zorunluluk gibi olduğu, konuşulan kelimelerin uyumluluğu hiç sorgulanmıyor. Belli ki hem Türkiye hem de daha geneli Orta Doğu çok yönlü sancıların doğum anını yaşamaktadır.
Suriye’de yeni cihatçı devletin temelleri Türkiye-İsrail denetiminde yerine oturmaya alıştırılıyor. İran saldırıları her an denilmektedir. Bölgeye sadece Amerika’nın önemli askerî gücü oluştu. Bu arada Kıbrıs’taki İngiltere üslerinde de görünür sorun var. Ama İngiltere sinsi oyunuyla kendi uçaklarının kalmayacağını söyleyip pilotlarını dahi dışta bıraktı. Tabii ki deneyimi olanlar, söylenenle olan farklılığında Kıbrıs’taki Ağrotur Üssü’nün hep kullanıldığı gerçeğini de bilir.
Bir anda Orta Doğu’ya dalmaya başlayınca sanırım yukarıdaki Türkiye sorusuna da ek getirdi. Bu koşullardaki taşlar oynarken Kürt kartı da önemlidir. Ama Türkiye gerçeğinde şu var: Hep süreç denir. Ama ne gariptir ki yan yana konuşulan iki simge “Öcalan ve Bahçeli” oluşu dahi çok olgu anlatmaya yetiyor. Hele de yanına demokratik falan koyunca da işler cıvıtır hâle gelir. Ama pratikte devam eden mahkemeler, tutuklamalar, oruç bayramı nedeniyle okulları dahi konulan sarmal sanırım “dikkat” kelimesine oldukça ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor.
Artan otoriterlik ve süreçle anlatılmak istenen birbirini tutmuyor. Ama hesaplar çok. Kimisi rejimini sürdürme, kimisi fırsatı kullanma, kimisi de geleceğini garantiye alma karmaşasında; bölgesel hesap yapanın son sözü söylediği koşulda her türlü olasılık açıktır. Ama son Suriye’de olanlar herkese hisse dağıtıyor. Tercih yapma ve taktiksel kullanım gayet net yapıldı. Zamanında bunu yazınca kimisi kızdı. Kızdı da yaşamda karşılığı olunca da sanki olmamış gibi imajlarla başarı koymaya çalışılıyor.
Gericiliğin yükseldiği, yeni parçalanma adaylarının çoğaldığı, sistemsel hatların hesaplandığı bir coğrafyada seçenek hep Orta Çağ gericiliğine odaklanıp dinî gericilik ideolojileriyle de donanınca karşımıza Gazze soykırımı, Suriye cihatçı devleti gibi kısa zamanlı kucağımızda ateş topu buluruz. Yine de kendi dünyamıza kapanıp topal ayı Şubat’ı da yolayarak ömrümüzü bitiriyoruz.

Diğer yazıları

Hafta sonu “şekerleme gibi” haberlerden seçkiler! – Özkan Yıkıcı

Son günlerde Türkiye, K. Kıbrıs dolmuşları iyi iş gördü....

Yıldönümleri havuzundan seçkiler – Özkan Yıkıcı

Bugün Yirmi Üç Nisan... Önemli tarihî günlerin de yaşandığı...

Yapısal koşullardan sıyrılırsak – Özkan Yıkıcı

Genelde siyasal sistemler değişik yöntemlerle kendilerini hem ayakta tutarlar...

Bir erken seçim daha – Özkan Yıkıcı

Konumuzun geçtiği yer Bulgaristan. Kolay değil: Beş yılda tam...

Karışık duygularla izlediğim üç haftalık gelişme – Özkan Yıkıcı

Pazar günü biraz da daha tembelleşen konumumla dünya içinde...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,970TakipçilerTakip Et
820AboneAbone Ol

Son eklenenler

Hafta sonu “şekerleme gibi” haberlerden seçkiler! – Özkan Yıkıcı

Son günlerde Türkiye, K. Kıbrıs dolmuşları iyi iş gördü....

Hrant Dink ve Urfalı Hacı Halil’in anısına – Taner Akçam

23 Nisan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş günü, çocuk bayramı olarak...

40. yılında Çernobil ve nükleer meselesi – Bayazıt İlhan

Yaşanan en büyük nükleer felaket olan Çernobil Nükleer Güç Santrali kazasının üzerinden tam...

Annan Planı üzerine birkaç kelime – Özkan Yıkıcı

Yeniden bir yıldönümü makalesi yazmaya başlıyorum. Dünkü yazımda da...

Yıldönümleri havuzundan seçkiler – Özkan Yıkıcı

Bugün Yirmi Üç Nisan... Önemli tarihî günlerin de yaşandığı...

Çernobil’in 40. yılında: Nükleer belaya karşı hafıza ve mücadele – Ecehan Balta

25 Nisan 2026 Cumartesi günü Sinop’ta, Nükleer Karşıtı Platformun...

Diplomaside distopya dönemi ve Türkiye! – Hediye Levent

İran-Amerika-İsrail savaşı zaman zaman sakinleşse de asla durmayan depremlerden...

Palantir’in ‘teknolojik cumhuriyet’ manifestosu üzerine – Mahir Ulutaş

2003 yılında Peter Thiel tarafından kurulan, merkezi Silikon Vadisi’nde...

Canlı yayın