Şili’de yapılan ikinci tur devlet başkanlığı seçimini, Pinochet hayranı faşist aday kazandı. Hem de %58 oy civarında destek alarak. Ancak adeta faşizm programıyla, hem de toplumsal örgütlenmenin güçlü olduğu Şili’de kazanıyordu. Savundukları ise klasik faşist güncel programın ta kendisiydi. Kürtaja karşı, anti göçmen duruşu gibi olgulara güvenlik kartını da ekleyerek, adeta Şili’de yeniden Pinochet’i andıran bir program sunuyordu.
Şili’de başkanlık ikinci turu yapıldı. Tahminler bu defa tutuyordu ama beklenen oyun üstünde destek geldi. Bu da bir anlamda Şili için konuşulacak epey söz bırakıyordu. Daha geneli ise, Şili gibi, üstelik önceki seçimi sosyal muhalefet ivmesiyle kazanan Boric gibi bir aday baştayken, birden lanetlenen faşist Pinoşet hayranı birinin kazanması elbet konuşulmaya değerdir. Daha geneli ise, önce Latin Amerika’da, daha genelde dünyada faşist kesimler peş peşe seçim alıyorlar. Bu da gelecek için epey endişe oluşturmaya yeter ve artar.
Bu yıl Latin Amerika’da solun gerilemesiyle faşist dalganın yükseldiği bir yıl oluyor. Önce Ekvador’da, sonra Bolivya’da ve şimdi de Şili’de başkanlık seçimleriyle, kimine göre aşırı sağ, özü itibarıyla ise faşist adaylar kazandı. Buna Arjantin parlamento ara seçimini de eklersek, bir anda bölge haritası tersine dönüyordu. Buna ABD’nin Venezuela’ya saldırma olasılığını da eklersek, bölgenin yeniden “muz bahçesine” dönmesi tahmini yanlış olmaz.
Şili’deki sonuç önemlidir. Tıpkı öteki Latin Amerika seçimleri gibi. Salt faşist adayların kazanması değil, solun hastalıklı duruşlarının da buna yardımcı olduğunu söylersek yanlış olmaz. Zaten Bolivya seçimi, doğrudan sol içi kriz ve Morales’in tutumları sonucu, sağa onca yıl sonra teslim edilmesine yol açtı. Ekvador’da ise sol ile yerel halk arasında ittifak oluşturulamayıp sağa teslimiyet sonucu doğdu. Şimdi sıra Şili’deydi.
Bir önceki seçimi düşünün: Şili’de halk sokaktaydı. Eğitimle alakalı protesto dalgası liselilerden başlayıp genele doğru yayıldı. Gençlik hareketi içinde olan Boric de solun adayı oldu. Önemli programı vardı. En önemlisi, Pinoşet Anayasası’nı kökten kaldırmaktı. Nitekim sol seçimi aldı. Boric sözünde durmaya çalıştı. %70 destekli Kurucu Meclis oluştu. Çoğuna göre en demokratik anayasa hazırlanıp referanduma sunuldu. Yerel halka ilk defa bu denli eşitlik hakları verildi. Birçok alanda demokratikleşme öngörülüyordu. Emek lehine kararlar vardı. Fakat onca destekli Kurucu Meclis’in hazırladığı anayasa halk tarafından reddedildi. Halk reddederken, genelde kuşkular ve ötekine bakma karşıtlığı sağ kesimlerce kışkırtıldı. Verilen hakların bir kısmında birliğin bozulacağı korkusu yaygınlaştırıldı. Güvenlik tehditleri kullanıldı. Kilise öncülüğünde kadın haklarına direnç gösterildi. Sol ise “nasıl olsa geçiririz” rahatlığındaydı. Sonuçta bu en demokratik anayasa reddedilerek, tarihî Pinoşet Anayasası’nın kaldırılma şansı bir başka bahara bırakıldı.
Peşinden yapılan yeniden Kurucu Meclis oluşturma süreci ve ortaya çıkan anayasa ise oldukça gericiydi. Bu defa da bu anayasa geçmeyerek, adeta sorun bir anda psikolojik olarak solun aleyhine geçti. Yetmezmiş gibi Boric, devamında kabinede sol eksenli önemli bazı bakanlıkları değiştirip uzlaşma adına sağ eksenden insanlar atadı. Bu da sol yönetimin adeta zayıflaması çizgisine taşınmasına yol açtı. Böylesi peş peşe kırılmalara, fırsatı kullanan mafya tipi yapıların suç oranını tırmandırması eklendi. Şili’de bir güvenlik sorunu oluşturma çabasına geçildi. Hükûmet ise söz verdiği ezilenler lehine kararları hayata geçirmedi. Tek yaptığı önemli dış politika hamlesi, İsrail’in soykırımına destek vermeyip karşı çıkmasıydı.
Bu durum son cümleyi de genelde değiştirdi: İsrail’e doğrudan karşı çıkan ülkeler azdı ve bunların yoğunluğu Latin Amerika’daydı. Bolivya ve Şili de bunlardan bazılarıydı. Şimdi hem Bolivya’da hem de Şili’de faşist adaylar başkanlık koltuğuna oturacak. Bir anda Filistin’e destek veren ülkeler yarın İsrail lehine dönecek. Bu da önemli bir kaymadır.
Sonuç olarak, Şili’de yeniden, seneler sonra Pinoşet eksenli bir aday seçimi alıp başkan oldu. Askerî darbeyle değil, halk desteğiyle saraya gidiyor. Bir başka benzerlik de şudur: Özellikle Trump dönemiyle birlikte Latin Amerika merkezli politikalara ağırlık veriliyor. Seçimlere öyle gizli ya da dolaylı değil, açıkça destekler veriliyor. Sol adayların kazanması hâlinde uygulanacak tehditler dile getirildi. Bolivya, Arjantin ve şimdi de Şili’de bunlar sonuç alıcı aşamaya geldi. Tümüyle Latin Amerika’nın sosyalist dalgası gerilerken, faşist eksenli iktidarlar bu yıl bölgede damgasını vurdu.




