Bir ülke düşünün ki ta baştan yasadışılığı her alanında kabul etmişti. Ona göre şekillendirilmişti. Sömürgesel koşulları ganimetle dengeleyip kendine has, kurallı kuralsız bir yaşam geliştirdi. Kurumsal çöküş ve sonunda çirkeflik, işleyişin en normal sonucu hâline geldi. Çok basit ilkelerle tanımlandı: AB müktesebatının geçmediği, uluslararası hukukta da kendisi değil, onu direkt elde tutan ülkenin sorumlu olduğuna dair belge, “idari altyapı” anlatısıyla doldurulmasıdır. Elbet böylesi yapısal gerçeklik kendi kültürünü de oluşturur. Kültürleşince de birçok normal burada anormallik olurken, anormallik hattı da karanlık, kirli ne varsa doğal hâle sokuldu. Elbet kültürleşirken ahlaki çöküş de oluşur. Çünkü ahlaki kültür, öncesinin adeta toplumsal değer bakımından sonucudur.
Ek tamamlayıcı olgular da vardır. Sömürgeciliğin ilhaklaşma ilkesi de öncül olursa nüfusu değiştirilir. İç idari alanın yetkileri de daraltılır. Öğretilmiş teslimiyetin kalıcılaştığı normalliğe ulaşılır. Artık yaşanan gerçekler değil, sistem için kendince gerekli olan gerçeklerle yaşamaya, şekillenmeye devam edilmektedir. Anormal denilen, kirlilik ve karanlık ifadeli birçok kuram burada normalleşir. Yasadışılığın işleyişiyle uluslararası boyuta taşınması, bu kurallarla yaşamın da gelişmesini sağlamaktadır.
Sene sonuna gelirken, öyle derin denecek, “aman dokunma” derecesinde veya bilinip de anormalleşmeyen anormalliklerden ufak bir dolaşım yapacağım.
****
Ersin Tatar’ın son haberi beni 80–12 dönemine getirdi. Türkiye’de darbe dönemi yaşanıyordu. Direkt baskılar aldı başını gidiyordu. Yasaklar ayyuka çıkmıştı. Bu sanata da yansıdı. Nitekim tiyatrolarda da aynen gerçekleşiyordu. Ankara Sanat Tiyatrosu da buna yönelik, hem kaliteli hem de sansüre rağmen denklemiyle Müfettişler Müfettişi oyununu sergiliyordu. Biz de hem görüşmek hem de ilişkilerin devamı için devrimci grubun elde kalan arkadaşlarıyla tiyatroya gittik.
Oyunda bir müfettiş konu ediliyordu. Kasabaya gelip tüm anormalliklere el atıyordu. Tabii sonuçta her şeyi düzenlediği denilen ve halk tarafından omuzlarda uğurlanan müfettiş de hem de altı çocuk babası bir sahtekâr çıkıyordu.
Ben bunu neden yazdım, neden Tatar’la bağdaştırdım? Çünkü sahtekâr müfettiş aldığı her rüşveti cebine indirirken, onu “Çocuk Esirgeme Kurumu”na bağışlayacağını söylüyordu. Bu bize hiç yabancı gelmiyor. Aynen birçok yanlışı yapan veya rüşveti örtme adına “bağış” kelimesi ağızda kurtarıcı gibidir. Bir anlamda normal olarak içten gelen bu tür kuruluşlara yardım yapanlar varken, bazıları da yaptıkları çirkinlikleri örtme adına lafını esirgememektedir.
Olay her açıdan ahlaki çöküşün belgesidir. Böyle kolay davranış ahlaki kuralları kıyı olan yerlerde yapılmaz. Ama bizde bırakın yapılmasını, tepki koyan bile sayılı. “Ne olacak” havası çalınmaktadır. Siz evinizi devlete kiraya vereceksiniz, sonra devletten de ofis olarak alacaksınız… Bu akıl normal demokratik kültürlerde yoktur. Ama ancak, hem de gayet doğal yapılan şekliyle, yasadışılığın çökmüş ahlaki kurallarının işlediği yerde olur.
Belli ki işler salt böyle gitmiyor. Peşinden son dönemin Nazım bomba atışlarına da devam denildi. Hep adalet ve hukuk denilir. Bu kavramlar normal ülkelerde uyarı iken, otoriter veya kuralsızlığın işlediği yerlerde örtü olup kirlilikleri gizleme algısına oynar. Nitekim son koltukçularımızın da gerçekleştirdikleri ikincisidir.
Meyelim, Nazım Bey’in görevden aldığı iki DAÜ Vakıf yöneticisi iki yıl önce görev sürelerini doldurmuşlardı. Ama Nazım Bey’in haberi mi yoktu yoksa başka nedenlerle mi bilinmez, onları da görevden aldı. Buna Bakanlar Kurulu simgesini de ekleyip tam bir kuralsız kural manzumesi yazdırdı.
Tabii istifa falan yok. Hele tetikçi gazeteci gibilerin de sorun olunca olayın ortaya çıkaranı değil de makamcıyla yapılan röportajı da medyasal ayakla işleri tamamlamaktadır.
İki gayet normal karşılanan olayı özetledim. Elbet başlıktaki içerik yok sayılırsa, üstüne demokrasi falan da koyarsanız anlamı kalır mı bilmem. Bildiğim, tüm işlerin bu yolda gittiğidir.
****
Tekrar dokunmadan olmaz: Biliyorsunuz da pek çoğumuz fazla önemsemedik. Ne de olsa bu koşullarla büyüdük. Karşı olsak dahi normalmişçesine düşüncemizin kelepçeleri, çok ağrıtıcı şekilde bizi tutsak tutuyor. Şu beş Rum tutuklama ve sonucu üzerinden söz ediyorum. Daha ilk baştan, casusluk denilecek derecede resmî makamların da suçladığı beş Rum’un aslında suçsuz olduğunu bildiğimiz dönemden söz ediyorum. İlk olsa belki derdim. Ama ta çocukluktan beri benzer her türlü olayı yaşadık. Normalin de gerisine dek geldik.
Sonuçta suçlana suçlana sonunda suçsuz çıktılar. Hep adalet diyenler ise durmadan gelişmeler karşısında “yargı kararını bekleyelim” demeye başladı. Uzatmalar oynanırken de hapishanedeki sağlık olayının dahi nasıl düşman bakışlı davranışla karşılandığına tanık olduk. Onca çağdaşlık ve hoşgörülülük, buna karşı durmayı nedense hep engelledi. Birçok adını barışçıl diyen, bolca seyahatnamelerle çözüm yazdıran kesim dahi sesi çıkarmadı. Çünkü varlıklarını hep ilgili sistem hukukuyla sınırlamışlardı. Söylemenin bedeli korkusu değil, artık normalleşen davranışın aynası hâlidir.
Sonuçta eziyet çektire çektire bu insanlar güneye döndüler. Ekleyelim: Uluslararası boyut olmasa aynı karar verilmezdi. Çünkü uluslararası alana taşınınca yargılanacak olan ve savunma verecek yer Türkiye’dir. Çakmurmos davasını hatırlasanız yeterlidir. Ona da aynı oyun yapıldı. Ceza aldı. Ama iş AİHM’ye gidince yargılanan Türkiye oldu. Bunu dahi onca yaşanana rağmen hâlâ bilmezliğe vurma pişkinliğimiz vardır.
Beş Rum olayı utanılacak durumdur. Şöyle bir karşıt örnek verelim: Bizde olağan davranıştır. Güneyde malı olan gider, orada evini ziyaret eder. Bahçesinden ürün dahi toplar. Peki bahçesinden ürün toplayanı polis tutuklarsa ne deriz? Rum’un nesinden başlayıp suçlarız. Bunu dahi düşünüp de konulan “mülke tecavüz” cümlesine karşı çıkılmadı. Ama net olan, birlikte yaşamanın kültürünün ne denli gerilediğidir. Bir içki içmek veya güneyde alışveriş yapmak eşittir barışçıl olmak da değildir; şu beş Rum olayı ile bu çok acı şekilde pratikte yaşandı.



