On Aralık, insan hakları günüdür. İnsan hakları evrensel belgesinin ilan edilip B.M. tarafından da geneselekleşilen simgedir. Tam 77 yıl geçti. Artık onca zaman akışından sonra bir basit olsa da değerlendirme yapma olanağı da oluştu. Basit yargılama ile “nereden başlayıp nereye geldik” sorusuna yanıt artık kolayca yakalanabilinir.
Evrensel insan hakları günü ilan edilirken dahi epey eleştiriler vardı. Belge oldukça eksikti. Üstelik muğşak ifadeler de vardı. Ama şu normal buluşma da oluyordu: sonuçta belgeği yapanlar net görüşte değildi. Uçurum denecek, sistemsel farka varan değişik anlayışlar vardı. Onların belge haline gelinceğe dek uzlaşılarak ortaklaşma zorunluluğu nedeniyle, birçok önemli olgu, belgeğe giremedi. Eksikti.. ama şu basit olguyla da yanıtlandı: eksik olsa da yetersiz sayılsada, enaından uyulması gereken ilkeler oluştu. Varlıcak hedef konularak uğraş yapılma hamlesi belirlendi.
Demek ki insan hakları belgesi birleşilen değişik dünya görüşlerin ortak metnidir. Onun için eksiklikleri hat da güne göre epey geridern başlanıyordu. İmza koyan devletlerdi. Devletler bu belgeği evrensel kural haline getirme olayına taşıyacaklarını blirtiler. Eksikliğine karşın, ulaşılacak hedefti. Bu olay dahi eksik ve yetersizlik ile daha zayıf olma kurallarıyla yol alma karmaşasıydı. Devletler imza atarken, en başta imza atan devletlerin uymama paradoksu da konunun nedenli can acıtıcı olduğunu da kavratıyordu. Devletler denetleme yerine giderek konuyu oluşan demokratik örgütler almaya başladı. Öyle bir gelişmeoluyordu ki birçok ülkede insan hakları savunucuları sırf doğruları belirtiği için hapsedilip katledilmeleri de gayet normal hale sokuldu.
Aradan epey zaman geçti. Artık başlangıca bakınca, brakın hedefe yönelik gelişmeleri, birçok yeni insan hakları ihlali de oluştu. Sömürme şekilerinden tutun ezilenlerin kulanımı ve nice aşka konuda yeni insan hakları ihlal alanları güçlendi. Göçler, ticarileşmenin uluslarasılaşması gibi gelişmeler konuyu ulusaldan evrensele taşıyan yeni insan hakları ihlalleri de getirdi. Ayrıca, fon tipi sistemsel örgütlenmelerle de olayla ilgilenen demokratik örgütler ikilemi de yapıların da güvenirliğini de sorgulama aşamasına taşıdı.
Bir anlamda teknoloji gelişlerken, en acımasız yapay zeka durumuna dahi gelirken, siyasal seçkilerde daha gerici ortaçaüğ düşüncelerin ikttidarlaşmasıyla insan hakları da nasibini aldı. Batıdaki yükselen faşizim dalgası veya Ortadoğuda cihatcılık adıyla gerici iktidar seçenekleri bir anlamda insan haklarıyla alakalı koşullarda bir karabasan karanlığı oluşturdu. İnsan hakları örgütleri ise bu fırtınada oldukça geriye düşü.
Belirli dönem On Aralığı ben gününde yazıp yayınlanan raporlarla da gelişme veya gerilemeleri yorumladım. Fakat, kamuoyundaki ters işleyiş beni de vurdu. Çünkü hem artış olurken, ayni zaamnda da kamuoyunda ilgisizlik ikilemine hapsolunuyordu. Özellikle ikibinler sonrasındaki siyasal altüstlerle gerici otoriter idolojik yönetim şekileri insan haklarının sesini iyice kıstı. Sadece son dönemdeki direk soykırım konusunda dahi yetersizliklerle, devletlerin destekler tutumları açık şekildeki varılan noktayı anlatmada yeterlidir. Değişik sömürü şekilerinin kültüreleşmesiyle de kadından çoçocuğa, etnik kimlikten ezilen işçiywe varan insan hakları ihlalleri daha da tırmanıp hayat şekilerine dek yayıldı. Ama insan hakları örgütlerinin etkisizliği bir yana, artık kamuoyu da eskisi gibi insan hakları gününü dahi unutu.
k. Kıbrıs zaten bu konuda fakir arada insan hakları şu veya bu şekilde örgüt adı duyulur. Ama öylesi ihlal dalgası vardır ki bunların brakın haberini raporlarda dahi duymak zor. Ama insan hakları, gericilik yayıldıkça
, uygarlık krizi derinleştikçe, ekomomik aşmaz bunalımlarla dalga dalga vururken, elbet çözülmesi değil artmasının işaretlerine tanık olmamız da kaçınılmazdır.
Neyazık, bu yıl oldukça sönük geçti. Ses getiren doğrudürüs ne yerel nede uluslarası raporlar duyduk. Ama örneğin eğitimde dahi çocuk çalıştırma hamlesiyle çocuk kıhımlarıyla dolu haberlrle karşılaşmak da kolay hale geldi. Kapitalist emperyalist yapılanışının kaçınılmaz sonuçlarıdır. Üstelik şu kavramla da süsletilerek: devlet hukuku… oysa bir dönem insan haklarını savunan demokrat kesimler şunu uyarıyordu: devletin zaten hukuku vardır. Hat da insan haklarına aykırı hukukta da devlet hukuku uygulamaları geçerlidir. Onun için temel eksen devlet değil insan hakları hukuk ilkelrei olmalıdır deniliyordu. Yargı kararlarında da devletin çıkarı değil de insan hakları kurallarının hukuksallaşmasını isetediler. Şimdi bunun fısıltısını dahi duymuyoruz.****
Bir konuya daha deyinecem: elbet güncel konumuz seller. Sel olayı bizde nezaman biraz yağış yaysa, hele koşulların duyarıcı olduğu alana vursa peşinden sel gelir. Birkaç doğru kelime de odönem acısıyla hatılatılır. Örneğin Lapta, Omorfo ve Lefkoşa selerini hatırlayanlar, eleştirilerde yapısal olgularla rant aşkının adını hemen duyuyorlardı. Öyle ki derelerin dolmasından çevrenin katledilmesi, bakımsız göletler hemen sıralanırdı. Üstüne yapılan yolardaki kalitesizlik ile yeterli mavzeme kulanmama da eklnirdli. Bunlar sonuçta siyasal tercihle rant kazanımlı olguların bir sonucu halindeydi. Fakat, hiçbirzaman olayın dehşetli olması dahi tetbir veya düzenleme de yapılmadı.
Konu başlayınca, önce felaket adını duyarız. Manzaralarla da görsel şok yapılır. Şikayetler adeta en bisitiyle yapılanışla da başlar. Konuşulur. Genelde siyasi kesim tertbir alındığı gibi laflarla veya gereken yapılacak moraliyle günü geçiştirir. Sonra eğer bir dağıtım veya konuları tamire gelince de başka bizlik gerçek çıkar. Doğal afetden etkilenlerlemi yoksa yandaşa fırsat kulandırmamı ikileminde konuşmalar kısa zaman içinde geçer. Ben bu tartışmaların çoğunu, olayda direk tesbit rolü alan dayrem nedeniyle her faciya sonrasında aynen tanık oldum. En basitiyle dağıtılan televizyonda dahi evlerinin sele uğrayıp uğramadığı ikilemleri dahi konuşuldu.
Bir anlamda, K. Kıbrıs gerçeğini yaşamaktayız. Üstelik giderek siyasetin daha da teslim olmasıyla da yetki kulanmada dahi artık en basit olmaması gereken de oluyor. Bunlar kısırdöngü şeklinde geçip gidiyor. Başlanır derelerdeki evlerden anlatılar. Suyun dağlardan nasıl geldiği, yoların çürümüşlüğü ve enson Nazım beyin gaztooplu açıklamasıyla “bilimsel” demesi. Yağışlar selere dönüşürken, herşey normal değip de okkuları kapmadı. Ardından da gerçekler karşısında da sabah dediğini öğlen tersini deyip okuları kapatması gibi.
Kısaca, geçmişi bilmek önemli. Ama geçmişi hamasileştirip günün hamasi şekline sokmak, eşitdir geçmişimiz olmadığı da kesin.. yine geçmişi doğru bilip dersler almak önemlidir. Doğru bilinmeyen geçmişten günümüz dersi alınmaz. Ama geçmişi tekrarlayıp tetbir almadan ayni yanlışlarla devam ederseniz, tıpkı son Gönyeli Dikmen gerçeği gibi sellerin nedenini açıklarsınız, önceki Lefkoşa, Omorfo ve Laptanın benzeri olsa da görülür ki hiçbir adım aılmadığı için aynen tekrarlanır. Tabi her konuda olduğu gibi, bu alanda da rant yiyen, ceplerini dolduran, siyasal çıkar sağlayan önemli kesim de vardır. Bunun üstüne de kültürleşme olunca, normal davrnaış haliyele de işler yeniden üretilmeğe devamda takılıp kalınır.
Senelerdir bakılmamış göletler, doldurulan dereler, yolardaki önemli eksiklikler, yukardan gelen sel akışları ve niceleri. Hepsi yeniden bir yıkımla hayatdaki sayfalarını doldurup geçer. Taki birdaha olana dek.



