Küçükken çok sevdiğimiz ve izlemeye doyamadığımız Şarlo, asıl adıyla Charlie Chaplin, günümüzde yaşıyor olsa acaba neler yapardı? Acaba Büyük Diktatör filminde eleştirdiklerine benzer şeyleri yeniden ve yeniden izlemek zorunda kaldığı için büyük üzüntü içinde içine mi kapanırdı? Hitler ve Mussolini’nin izinde giden küçük diktatörleri gördükçe, faşizmi ve Nazizmi yeniden ısıtıp çözüm olarak yutturmaya çalışan siyasetçiler çoğaldıkça aklını mı yitirirdi?
Chaplin pek susacak, sessiz kalacak biri değildi. Büyük Diktatör filmini çekmeye karar verdiği günler başkalarının sessiz kaldığı günlerdi. İngiltere’nin “yatıştırma siyaseti” diye bilinen, “Nazilere dokunmayalım” siyaseti mart 1939’a dek yürürlükteydi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında büyük kurtarıcı olarak pazarlanan ABD ise Büyük Diktatör’ün gösterime girmesinden bir yıl sonraya dek, yani aralık 1941’e dek savaşa girmedi. Chaplin Büyük Diktatör filmini çekerken, filmin İngiltere ve ABD’de de gösterilmeyebileceği konusunda defalarca uyarıldı.
“Chaplin yaşıyorsa olsaydı?” sorusu günümüzde sık sık soruluyor çünkü militarizm inanılmaz yoğunlukta ve inanılması zor biçimlerde karşımıza çıkıyor. Eylül bitmeden düzenlenen ve eşi benzeri pek görülmemiş bir toplantıda olduğu gibi. Toplantıyı düzenleyen, yeni adıyla ABD Savaş Bakanlığı. Toplantıda konuşma yapanlar savaş bakanı ve başkanın ta kendisi. Toplantıyı özel kılan ise aslında katılanlar. Dünyanın dört bir yanına yayılmış ABD ordusunun tüm komutanları, Virginia Eyaletindeki bir kışlaya getirildiler. Yaklaşık 800 general ve amirali alacak denli büyük bir salonda kimsenin tam olarak ne anlama geldiğini tam çıkaramadığı bir gündemle toplandılar.
Yaklaşık 800 üst rütbelinin bulunduğu ve çıt çıkmayan büyük salonda önce Savunma Bakanlığının adının Savaş Bakanlığı olarak değiştirilmesinin nedeni açıklandı: “Ad değişikliği, markalaşmadaki değişimden çok daha fazlasını yansıtıyor. Bu değişiklik, amacımızın, kimliğimizin ve gururumuzun tarihi bir şekilde yeniden teyit edilmesidir,” dendi.
Militarizm hayranı olduğu bilinen savaş bakanı karşısındaki subaylara, savaşın anlam ve önemini anlattı. ABD ordusu artık savunma düşünmemeliydi. Artık amaç, yalnızca “savaşmak” olacaktı. ABD ordusunun en önemli özelliği olan “savaşçı ruhu” beslenmeliydi. Bakan, savaş ve savaşçılığın yüceliğini anlatırken bol bol argo kullandı. Militarizm, “sert erkek” görüntüsüyle eşleştirildiği için sert bir dil kullanmak gerektiğini düşünüyor gibiydi. Argodan rahatsız olanlar varsa, kimin umurundaydı? Savaş bakanı cesur konuşmaktan kaçınmayan biri olmalıydı.
Bakan, Pentagon’un yolunu kaybettiğini ve yumuşadığını düşüyordu. Savaş Bakanlığı eşitlikçi akımların etkisiyle bozulmuştu. Bunun en önemli göstergeleri, üst rütbeli subayların göbekleri ve saç sakal görünümleriydi. Sert ABD askeri, tam anlamıyla zinde ve iyi görünümlü asker demekti. Bakan, “Pentagon’da şişman generaller ve amiraller görmek kabul edilemez!” dedi. Bundan böyle, “Üniforma giyen herkesin yılda iki kez fiziksel uygunluk testine girmesi; belirli boy ve kilo ölçütlerine uyması” gerektiğini duyurdu.
Toplantının tam olarak hangi amaçlara hizmet ettiğini bilmek çok zor. Ancak militarizmi ve ABD’deki durumu iyi anlayanlar, üç belirgin amaçtan söz ediyorlar. Birincisi, destekçi tabanına generallere bile fırça çeken, “korkusuz ve sert siyasetçi” gösterisi yapmak. İkincisi, ordunun içerisindeki karşıt görüşlü olabilecek komutanlara, özellikle de beyaz tenli olmayanlara, “Bizi uğraştırmayın ve emekli olun!” mesajını vermek. Üçüncüsü, ordunun artık sokaklarda sivilleri hizaya getirmek için kullanılacağını vurgulayarak muhalefeti korkutmak ve sindirmek.
Chaplin bu toplantıyı baştan sona izleyecek olsa acaba ne yapardı? Militarizm ve “sert savaşçı” hayranlığının hâlâ pazarlanır olması karşısında ne hissederdi? Bir koca salon dolusu generali gördüğünde kafasında hangi sahneler, nasıl senaryolar filizlenirdi? Bunları bilemeyiz. Gerçekler ise ortada. Militarizm, faşizm, milliyetçilik ve ırkçılık her geçen gün artan tehlikeler. Bu tehlikelere karşı durmak ve barış mücadelesi vermek hepimizin görevi.



