Unutmayalım: Kıbrıs’ı kurtarmak sadece hükümetlerin görevi değil. Bu, uzak ülkelerin sırtlanacağı bir sorumluluk da değil. Bu, yerel, acil ve hepimize ait bir görevdir. Her Kıbrıslıya çağrımdır: Bir kurtarıcı beklemeyin. Samimi olan zaten yüz, vücut, ve gözlerindeki bakıştan anlaşılır

Bu yaz, yine, Kıbrıs yandı. Sadece ağaçlar ya da tarlalar değil; evler, anılar, bir yaşam biçimi kül oldu. Bir zamanlar kahkahalarla ve hikâyelerle dolu köyler, şimdi sessiz; amansız alevlerle kavrulmuş durumda. Her yangınla birlikte acı bir gerçekle yüzleşiyoruz: Hâlâ savunmasız, izole ve — en acısı da — hazırlıksızız.
Ama doğanın yıkımının ötesinde, hiçbir suyun veya yardımın geri getiremeyeceği bir şey yanıyor. Bir köy yandığında sadece taş, ağaç, çatı yanmaz. Hafıza yanar, kimlik yanar, bizi geçmişimize bağlayan o incecik bağlar yanar.
O köylerin alevler içinde kaldığını gördüğümüz an, umur yanar.
Hissettiğimiz sadece yas değil; geçmiş ve geleceğe ait hazır peşin verilmiş bir yas.
Çünkü bir babanın köyü yandığında, kayıp sadece fiziksel değildir. Bu, boş sokaklarda yankılanan bir çocukluğun sesidir. Artık hayatta olmayan büyükannenin hamur yoğurduğu mutfağın kokusudur. Duvarlara ve toprağa kazınmış hikâyelerin duman ve külle susturulmasıdır.
O yangını izlerken içimizde kopan yerler — sadece o yer için değil, nesillerin ve bitki örtüsünün, hayvanların devamlılığı için yaşanan sitem.
Tarih, yarım kalmış bir cümlenin ortasında kesilirken böyle bir kayba yas tutmak zayıflık değil; bedenin ve ruhun “unutma”ya karşı direnmesidir. Ama çoğu zaman bu yas sessiz kalır, görünmezleşir. Ve böylece yara derinleşir.
Peki, bu felaket neden her yaz yeniden yaşanıyor? Çünkü bu yangınlar “doğal” felaketler değil. Bunlar, ısınan gezegenin acımasız sonuçları — ve birçoğumuzun yüzleşmeyi reddettiği bir gerçek. Ertelenmiş eylemler, ciddiye alınmamış uyarılar. İklim krizi uzak bir tehdit değil — ayaklarımızın altındaki kurumuş toprakta, kavurucu yazlarda, bu alevleri körükleyen öfkeli rüzgârlarda burada, içimizde.
Bilim insanları ve aktivistler bizi defalarca uyardı. Ama siyasetçiler sorumluluktan kaçtı, şirketler kar peşinde koştu. Ve toplum “birileri gelir de yardım eder” umuduyla bekledi.
Bu gerçeği inkâr etmek, sadece doğaya değil, ortak geleceğimize de ihanetti.
İklim uyarılarını görmezden gelmek, evlerimizi ve hafızalarımızı yutan alevleri bizzat körüklemektir.
Artık bu inkâra tahammülümüz yok. Ama yangınla ve daha derindeki iklim kriziyle mücadele sadece “acil durum planları” ya da “devlet programları” meselesi değildir. Bu mücadele esasen ilişki meselesidir — komşuluk ve dayanışma bağlarının meselesi.
Sireni duymadan, helikopterler gökyüzünde dönmeden önce, yalnızca alevlere değil, birbirimize de su taşımamız gerekir. Çünkü Kıbrıs’ta her yangın yalnızca bugünü yakmaz. Bir dedenin sesini, bir çocuğun reçelinin tadını, çıplak ayakla koştuğu taşlı yolları yakar.
Bu alevler yalnızca çevreyi değil; kültürümüzü, dilimizi ve bizi birbirimize bağlayan dokuyu tehdit eder.
Bu kayıp kişiseldir de. Limassol’un dağlarındaki evini kaybeden bir kadın, sadece bir evi değil, toprağın kokusunu, nesilden nesile aktarılan gelenekleri, kimliğini sabitleyen aidiyet duygusunu kaybeder.
Yine de birçok kişi kurtuluşun uzaktan geleceğini umarak pasif bir şekilde bekliyor. Ancak bu “kurtarıcı” umudu tehlikeli bir yanılsamadır.
Kendini başkalarının kurtaracağına inanan Kıbrıslı, yanmaya mahkumdur. Çünkü ne bir fon eski antik bir dikiş makinesinin yerini alabilir, ne bir uluslararası proje çocuklukta dikilen zeytin ağacını geri getirebilir, ne de “New York’taki açgözlülük” bizim yasımızı tutabilir…
Eğer hayatta kalacaksak, birbirimizi kurtarmalıyız — sessizce, pratikçe, gözle görülmeyen ama kalple hissedilen bir özenle. Dayanışma stratejimiz olmalı.
Ama dayanışma ve yardımlaşma içten ve samimi olarak gelmelidir.
Sadece fotoğraf karelerini doldurmak için, hem Türkiye’yi hem buradakileri “memnun etme” telaşıyla, gösterişli yardım sahneleriyle olmaz bu iş. Ne şiş yansın ne kebap olamaz hiçbir şekilde.
Ya kendi yurdunu seçeceksin — burada, bu topraklarda gerçekten olacaksın — ya da samimiyetsizliğin içinde, alkış ve oy peşinde koşacaksın.
Gerçi ortada “oy” diyebileceğimiz bir irade, halk yokken; seçimlere müdahale bu kadar bariz ve doğrudanken, bu oyların da anlamı kalmıyor.
Ama halk olmasa da toplum var. Birbirine yaslanan, birbirini uyandıran, ortak hafızasında umut taşıyan insanlar hâlâ var.
Belki de bu küllerin içinde, kırılgan bir fırsat yatıyor — sadece evleri değil, topluluğu yeniden inşa etmek için.
Hafızayı birlikte taşımak, bu ortak travmayı kolektif direnişe dönüştürmek için.
Çünkü dünya dönmeye devam etse de, biz hâlâ birbirimize dönebiliriz.
Unutmayalım: Kıbrıs’ı kurtarmak sadece hükümetlerin görevi değil. Bu, uzak ülkelerin sırtlanacağı bir sorumluluk da değil. Bu, yerel, acil ve hepimize ait bir görevdir. Her Kıbrıslıya çağrımdır: Bir kurtarıcı beklemeyin. Samimi olan zaten yüz, vücut, ve gözlerindeki bakıştan anlaşılır.
Kendi yurdunuzun kurtarıcısı olun. İyi ve samimi olanı görebilecek güce, kimin hesap kitaplarla sonradan doldurduğu fotoğraf karelerinde eğreti durduğunu hissedecek de travmaya sahipsiniz.
Birini överken duygusal davranmamalı, fırsattan istifade fotoğrafları hesap kitaplarla dolduranla, samimi olarak içten gelerek küllerinden doğanı ayırabiliriz.
Bu duygusal zekaya sahibiz…
İşte o zaman birleşebiliriz.



