Biz gerçekleri yok sayarak yaşamaya devam edelim. Kendi sanal gerçeklerimizle davranıp gerçekmiş gibi de uğraşalım. Sonuç hep ayni döngüde sis perdesinde oynanan poletik oyun ötesine de geçilemez.
Sıcaklar epey etkiliyor. Net, iiklimlerin bozulmasının kendimize dokunan yönüyle yaşamaya devam ediyoruz. Evden çıkmama veya deniz kıyısına gitme seçeneklerine taklıp çare diye kalıyoruz. Ama sıcakların artışı, düşünceye de kelepçe vurma derecesinde katgı dahi yapma adayıdır. Ama yaşam sürüyor.
Geçen hafta Kıbrıs için önemli günlerin tarihi yıl dönümleri idi. Ayni zamanda hesapta bu defa garantör katılımlı beşli zirve de yapıldı. Ama hep acayip laflar takılıp demeçlendi. Öyle ki resmen B.M. genel sekreteri başkanlığında toplantı olurken, bazı ego tatmini nedeniyle de resmi olmayan görüşme ismi eklendi. Buda Kıbrıslaşma politiğinin uluslarası kriteri olarak tarihe yazıldı.
Böylesi çeşitleme olunca da geçişkenlikler bir birini kovaladı. Öyle kovaladı ki yapılan görüşmelerde hiçbir ilerleme olmazken, hala iyimserlik ve gelecek umutları havada uçtu. Başka uçanlar da vardı: herkes tezinin abul edilme derecesinde epey iyimserlikler açıyordu.
Bu arada bazı resimler de epey abartırdı: Fidan Tatarın omuzuna elini koyar. Bu diplomatik eksende pek de iyi bir davranış değildir. Bazıları bunu alıp hangi ülke dışişleri bakanının başkanın omuzuna el koyduğu sorusuyla sorguladı. Ama yapan memnun. Yapılan ise adeta işdahlaşıp kanat olsa havada uçacaktı.
Fidan, birbaşka konuda da gündem oldu: Hrisdoduludisle bir saatı aşkın görüştü. Özelikle güneyde epey iyimser esinti yaratı. Bazı gelişmeler umudu gelişti. Nedeolsa onlar da bazı konularda bizden farklı değildir. Ancak Fidaın görüşmesi pek de raslanan konu değildir. Bir el sıkışma bile fırtınalı hava yaratıyordu.
Bunlar görüşmelerdeki renklerdi. Öteki açıklamalar ise bir masal değeri dahi yoktu. ama önceki yazılarımda da belirtiğim gibi, herkes memnun idi. Herhalde sıcakların beyni sulandırması diyeceksiniz. Oda değil. Çünkü bu davranışlar hep yaşandı. Aldatılmalar da bolca sandığa konuldu..
Tam da bu havalar eserken, üstelik bizde poltik umut ironisinedönüşüyordu. Meyerlim bazı magazin gazeteci şovcularına göre bundan sonraki toplantının ekim ayının sonunda olma ihtimali, seçimde Tatarın kaybedip Tufanı bekledikleri algısını yaydılar. Nedeolsa burası K. Kıbrıs. Tatara oy verirken dahi onun Avrupa gördüğü savunusu hala akıldadır.
****
Derken gerçekler tam da öteki önemli gün olan yirmi temuz günü geldi. Oluşturulan hayali memnuniyet bir anda depremin sarsıntısıyla yerlebir ediliyordu. Güneyde çığlıklı ağıtlar, kuzeyde isa “Kurtuluş günü” olarak yaşatılırken, beklentiler yine de onca açık makasa karşın hala hayal satmakla meşkul edilirken, uçaktaki sözler yere şimşek gibi geldi. Erdoğan yeniden resmi tezi net şekilde açıkladı. İki devletlilik ifadesini sesinin tonunu artırarak belirti. Burada yaptıklarını da savundu. Bu arada K. Kıbrıslı muhalefete de mesajı verdi. Birçok benzetme yaptı. Neyazık onca söylenen söz ve aşağlama derecesine konulan kesimler nedense bir Baraka kelimesini alıp konuşmayı yeylediler. Ama olanlar net: Erdoğan resmen onu bunu demedi. Tatara söyletilen kelimeleri daha net şekliyle vurguladı.
Yine muhalefet lideri de saray beklentisinin kuluğuna iyice antreman ediyor. Erdoğanın da açıkladığı iki devletli biçimi varken, nedense Erdoğanın söylediklerine değil onları Tatara sınırlatıp onu suçladı. Bir anlamda hala sınır içteki koltukçu ile kalındı.
****
Özetlenen gelişmeler iki önemli dönemde yaşandı. Artık temuz darbesi ile Türkiyenin kuzeğe yerleşmesi pek tartışılmıyor. Uluslarası falan deniliyor da yazılı olan, anlaşmalar adıyla belgelenen yazılar değildir sözü edilen. Günün kendi istemli politikanın sanki uluslarası hukjukmuş sanalığı ile açıklanıyor. Buda Kıbrısın geldiği yeri anlatıyor. Tekrarda yarar var: Kıbrısta hep ikili oynandı. Yaşananlar ve yazılanlar. Sonuçta elilerdeki planlanan Kıbrıs, şu anda fiylen yürürlükte. Bundan sonra olacaklar ise var olanı gerekiyorsa yasal koşulara oturtmaktır. Hep ada parçalanması yörüngesinden hareket edildi. Hat da Yirmi temuz günü adaya Türkiye çıkarken, Ecevit barış ve garantörlük derken, ayni gün toplanan Türkiye meclisinde “bunun bir fırsat olduğu” yönüyle ele alınıyordu. Bir anlamda hepimizin bilip de söylemediği gerçek üzerinden konuşuluyordu. Zaten hep tekrarladığım şu gerçek vardı: Türkiye adaya çıktıktan sonra bir daha çıkmayacağı inancı kesin şekliyle biliniyordu. Bu deneyimi zaman oldu Suriye gelişmelerinde de tekrarladık. Ama anlaşmalar falan denildi. Uluslarası parametreler ifadesi kondurtuldu: farketmedi. Hep tersinden Kuzeye Türkiye hem de uluslarası güçlerin de onayı ile yerleşti. İlhaklaşma politikasını gözlerimizin içine soktu. Uluslarası anlaşmaları ters düz ederken, mülkiyet ayağını da kördüyüm yapıp kağosa havale edildi.
Ama tüm bunlar yok. Erdoğanın uçaktaki demeci de sıfır gibi algılatılıyor. İki devletlilik eleştirilirken Tatarla sınırlatıp adeta herzamanki gerçekler pandorada tutuluyor. Ya Güney: onlar da epey umutlandılar. Haht da Kıbrıs sorununu Erdoğanın çözeceği algısı yaygın. Tam da hiçbirşey olmadan biten zirve havasıyla ılıklaşma ararken, yeniden tokat yüzlerine vurdu. Tam bir Kıbrıs ikilemini yeniden yakın tarih ile günümüz gelişmelerinin sentezinde yaşadık.



