Sayısal bilimlerin zeki olduğu kadar masum çocuğa benzeyen bir tarafı vardır. Hakikatin nice çatışmaya, çekişmeye, hezeyana, inkâra ve aslında acıya mahal vermiş, en ağır tarafını pat diye açığa çıkarabilir.
Öylesine çıplak, sade ve masumenedir ki bu teklifsiz misafir, büyümek dediğimiz kabuk bağlama sürecini bir anda başa döndürür.
Siz farkında olmadan hayatınıza yön vermiş travma karşınızdadır. Ve mateminizin kabulleniş ve farkındalık evresindeki siz olarak, çocuk gözyaşınızı döker, ehil akli ve manevi teçhizatınızla işinize koyulursunuz.
Farklı ülkelerdeki ortalama ömür ve sağlıklı ömrün zaman içindeki değişimini araştırırken, “bir de Kıbrıs’a bakayım” dediğim zaman karşıma çıktı bu sözünü ettiğim manzara. Kıbrıs’ın yıl be yıl yükselen ortalama ömür grafiğinde iki çöküş noktası bana bakıyordu. Biri ay krateri gibi sığ ama geniş, diğeri adeta hançer darbesi gibi derin.
Birincisi 1963-1964, ikincisi de 1974 yılına denk geliyordu! Tabi ki 1963-64 iç etnik çatışma yılları, 1974 de Yunanistan’daki cuntanın desteklediği darbe ve Türk işgalinin vuku bulduğu yıl. 1963-64 yıllarındaki gerileme 3 yıl iken, 74’teki tam 16 yıldı ve ortalama ömür ikinci dünya savaşı dönemindeki düzeyine inmişti.

İnsan hayatının zamansız sonlandırılışı bu pazarlıksız, siyasi niyetsiz, ırksız, etnik kökensiz, cinsiyetsiz grafikte ve göz ardı edilemez bir biçimde karşımızda. 1974,
Kıbrıs yakın tarihinin en kanlı hadisesi.
Ve hal böyleyken, bunu bir bayram olarak kutlayanların olduğunu düşünelim… Ve bu can kaybına katkı koyanların, sebep olanların birkaç istisna dışında cezalandırılmadığını…
İşgali gerçekleştiren rejimin başında “sosyal demokrat!”, ve “şair!”, ve “umut!”, ve “halkçı!” başbakanın olduğunu… İşgal gerçekleşirken, işgale fiili destek verenlerin sonradan “kahraman” olduğunu…
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü fiilen yıkanların, etnik kimlik temelli bölenlerin, 170 bin kuzeyli ve 70 bin güneyli Kıbrıslıyı öz topraklarından söküp alanların bunu “Kıbrıs Cumhuriyeti’ni garanti altına almak!” adına yaptığını iddia ettiğini düşünün. Ve 51 yıl sonra da gözünüzün içine bakarak aynı “iddiayı” tekrar ettiğini… İşgal ettiği topraklara “kan döktük aldık” deyip kendi nüfusunu taşıdığını… Ve 12 yıldan fazladır nüfus sayımı yapmama (!) siyaseti güttüğünü.
..
15 Temmuz darbesinde hedef olanların, darbeciler tarafından 20 Temmuz’da nasıl Türk ordusunun önüne atıldığını düşünün… 15 Temmuz sorumlularının, 20 Temmuz’a tepki olarak işgale karşı değil, “suçu” sadece işgalci ile aynı dili konuşan sivil köylülere saldırdığını… Darbe, işgal ve etnik temizlik sonrasında faillere hedef aldıkları lider tarafından nasıl “zeytin dalı” uzatıldığını… Devletin su başlarını tutmaya devam ettiklerini…
30 yıl geçilmez bir sınırla yaşadığınızı… Kendi ülkenizde mülteci. Gidemediğiniz evinize baktığınız zaman dağlarınızın yamacında işgalcinin sembolünü görüşünüzü… geceleyin dahi bunun gözünüze sokulduğunu. Ve bunu yapanların kendilerinde böyle bir hakkı görmesini…
Rum bunların muhasebesini yapınca, Kıbrıslıların koskocaman bir travması olmasın da ne olsun? Koskocaman yaralar açıldı ve yarım asırdır kapanma sürecine geçilmesine izin verilmiyor… hala “ateşkes” mevcut.
Ve 51 yıl sonunda ne haldeyiz? Önümüzdeki yeni tehlikelere karşı savunmamız, hazırlığımız var mı? İki dünya savaşı sonrası kurulan düzen çökmüşken, emperyalizm tekrardan mafyatik rütbe savaşına girmişken, bizim varlığımızı sürdürmek adına nasıl bir planımız var?
Kocaman tehlikelerle birlikte, daha birkaç yıl önce hayal dahi edemediğimiz fırsatlar da doğuyor Orta Doğu denen, 1913 Enver Paşa darbesiyle bahtı kararan coğrafyada…
Ne ilk dönem ne de ikinci dönem hunhar sömürgeciler Britanya ve ABD’de Orta Doğu’ya hükmedecek takat kalmadı. Aslında ortak ürünleri Siyonist koloninin hadsiz saldırganlığının altında yatan bu korku! İki yüzlü batı emperyalizmi tarafından yalnız bırakılmak…
Peki biz bu fırsatı değerlendirebilecek durumda mıyız?
Biz, uzun lafın kısası, nasıl diriliriz?



