Bazen bir hayatın içindeymişim gibi değil de, dışındaymışım gibi hissediyorum. Sanki biri, üzerime bol bir palto geçirmiş de aynada kendime bakarken kimin paltosunu giydiğimi çözmeye çalışıyorum. Hayat, üzerimde eğreti duruyor. Ne zaman ait hissetmeye kalksam, bir yerinden sarkıyor, bir yerinden çekiyor, bir yerinde kumaş patlıyor. Aidiyet duygusu, ayağıma büyük gelen bir ayakkabı gibi: her adımda içten içe vuruyor ama yürümeyi sürdürüyorum.
Kazandım, kaybettim. Kaybettim, sonra yine kazandım sandım. Oysa her “başarı” denen şey, içimden bir parçayı alıp götürdü. Her ödül, bir başka sessizliğe, bir başka boşluğa dönüştü. Kazanmanın o çok parlatılan yüzü, aslında bir tür unutuluşu da içeriyor. Çünkü bir şeyi kazandığında, çoğu zaman kendinden bir şeyi yitiriyorsun. Daha az görmeye başlıyorsun, daha çok sahip olmaya. Daha az dokunuyorsun, daha çok gösteriyorsun.
Bunu en çok, kaybettiğimde anladım. Bir şey elimden gittiğinde, içimde beklenmedik bir ferahlık oluştuğunda. O boşluklarda bir hafiflik vardı; o hafiflikteyse bir tür açıklık. Kaybetmek, bana görünmeyen yerleri gösterdi. Her şey elimden kayarken, neye tutunabildiğime baktım. Cevap açıktı: üretmek.
Ve ben…
Yürüdüğüm her yolu —en dibine, en ayrıntısına, en kırılgan, en kaybedilen noktasına kadar— yaşasam da,
her zaman o üretmek denen yüce değer beni ve çevremi en büyük kazançlara itti.
Yalnızca yaratmak değil. Aynı zamanda dayanmak, dönüşmek, tanıklık etmek, kendini yeniden kurmak. Bir satırla, bir görüntüyle, bir jestle. Sözle ya da suskunlukla. Bazen bir çocuğun yüzüne dokunan gölgeyle, bazen unutulmuş bir şarkının tınısıyla. Üretmek, kelimelerin ve nesnelerin ötesinde bir eylem: varlığını başka bir varoluşa dönüştürmek.
Çünkü kaybetmek de üretimin bir parçası. Yıkım olmadan yeniden kurmak olmaz. Kırılmadan ışık sızmaz. Her parçalanış, içimde bir başka sese yol açtı. Her yoklukta bir varlık aradım. Bulduğum şey hep aynıydı: yaratma zorunluluğu. Yaralarımı sararken değil, onları açık bırakıp içinden ses yükselttiğimde anlam kazandım. O yüzden en çok, eksik yanlarımla ürettim.
Peki ya özgürlük?
En çok ona kandık.
Özgürlük, belki de hiç var olmadı. Ya da bize sunulan biçimiyle: seçeceğini sanmak, ama zaten çoktan seçilmiş olan bir hayatı yaşamak. Her “ben buyum” dediğimde, içimde başka olasılıkların cenazesi kalktı. Özgürlük, bana daha çok bir dekor gibi geldi: içine girip fotoğraf çektiğimiz ama içinde gerçekten yaşayamadığımız bir maket ev gibi.
Belki de özgürlük, hiçbir şeye mecbur olmamak değil; yalnızca bir şeye sadık kalabilmekti: yaratmaya, tanıklık etmeye, anlatmaya. Kimin için, ne için olduğu mühim değil. Yeter ki o sadakat seni görünmez duvarların içinden çeksin alsın. Bu belki benim için bir isyan. Susmak değil ama susturulmamak. Kaybolmak değil ama görünmeyen bir iz bırakmak.
Bu yüzden hayata eğreti durduğum kadar, ona içten içe şekil de verdim. Eğretiliğin içinde kendi kalıbımı biçtim. O bol gelen paltoyu söküp yeniden diktim. İçimdeki çatlaklardan sızan ışıkla kendi yolumu aydınlattım. Her şeyden azade olamadım belki, ama en azından o azadeliğin hayalini üretimlerime katık ettim.
Çevremde insanlar kazandıkça susuyor. Ben kaybettikçe konuşuyorum. Onlar yükseldikçe korkuyor. Ben düştükçe cesaret buluyorum. Çünkü biliyorum: kalıcılık, ancak içtenliğin tortusuyla mümkün. Ve içtenlik, ancak üretimin şeffaf elleriyle şekillenir.
Kazananların dünyasında kaybetmenin onurunu, yorgunluğunu ama aynı zamanda berraklığını taşıyorum.
Ve evet:
Yürüdüğüm her yolu en dibine, en kırılgan noktasına kadar yaşasam da,
her zaman beni ve çevremi en büyük kazançlara itecek hayatın üzerimizde eğreti durduğu değil, bizi içeriden söküp yeniden biçimlendiren bir ihtimale yönlendirmesi hep var. Ve o ihtimalin adı, başka hiçbir şey değil — her şeye rağmen yaşayabilme direnci… Bize özgürlük ve barış diye yutturulan bu en acı 20 Temmuz gününde, tek yapabileceğim şey şu dizelerle bir nebze de olsa dindirmektir özür dilenmemiş çocukların acısını:
fırtına
eskiden beri yanımda olan baş dönmesi fırtına
çözdü düğmelerimi başladım ağlamaya
düşe tuttum terlemiş sırtımı
üflüyorum rüzgârın yönüne düşmüş gözbebeğime
şimşek çakarken ağaç altında
yağmur yağarken deniz kenarında
usul usul kandırdım kendimi başladım sallanmaya
göbek bağım koptu
yaz meyvesi yırtılan ağzım
pürüzsüzce uçtu gitti
seyreldim en sonunda
sevişmeyi öğrenirken sevdiğim aldanışlarım sığdırmaya başladı
bir buçuk kişilik yatağımı
çatladım
dağıldım
egzoz kokusu kadar lirik dışı kaldım
bölünürken mevsimler
doğduğu yerin adını unuttu çocuklar paylaştılar beni aralarında
özgürüm hiç olmadığım kadar
özgürüm en sonunda!



