.Yeniçağarşivden yazılar1964 arşivinden: Emin Dirvana’dan Rauf Denktaş’a cevap

1964 arşivinden: Emin Dirvana’dan Rauf Denktaş’a cevap

Milliyet’in 15 Mayıs 1964 tarihli sayısında yayımlanan yazıda, eski Lefkoşa Büyükelçisi Emin Dirvana, Rauf Denktaş’ın “Kıbrıs’ta İşlenen Hatalar” başlıklı yazısına cevap verdi. Dirvana, yazısına “Denktaş hakikati tahrif ediyor” başlığını attı.

“Düşünenlerin Düşünceleri” köşesinde yayımlanan yazıda Dirvana, önce Ömer Sami Coşar imzasıyla daha önce yayımlanan Kıbrıs yazılarına değiniyor. Denktaş’ın 16 Nisan tarihli yazısındaki iddialara ise Anadolu gezisinden döndükten sonra, 4 Mayıs’ta Cumhuriyet’te çıkan İlhan Selçuk yazısı sayesinde haberdar olduğunu belirtiyor. Dirvana’ya göre tartışmanın merkezinde kendi şahsı değil, Kıbrıs’ta izlenen siyaset hakkında kamuoyunun yanıltıldığı iddiası bulunuyor.

Eski büyükelçi, görev yaptığı dönemde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin statüsünü kendisinin kurmadığını, ancak Türkiye’nin de taraf olduğu anlaşmalar çerçevesindeki düzenin korunmasının görevleri arasında bulunduğunu savunuyor. Denktaş’ın kendisine yönelttiği eleştirileri reddederken, görev yıllarındaki yaklaşımını ve Türkiye Büyükelçiliğinin adadaki rolünü kendi bakış açısından anlatıyor.

Dirvana’nın yazısında öne çıkan başlıklardan biri, Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınması. Cemaat Meclisi Başkanı sıfatıyla Denktaş’ın bu alanlarda sorumluluk taşıdığını ileri sürüyor; okul, spor, kültür, kooperatifler ve Türkiye’den sağlanan yardımların toplumun kalkınması için kullanılmasını beklediğini ifade ediyor. Ona göre siyasi çekişmeler bu çalışmaların önüne geçmişti.

Yazının son bölümünde 1958’deki anma ve bayrak tartışmalarına cevap veriyor. Dirvana, Kıbrıs Türklerinin şehitleri anma gününün 28 Ocak olduğunu belirtiyor; 7 Haziran’ın millî gün olarak kutlanmasına ise o tarihte yaşanan olayları gerekçe göstererek karşı çıktığını anlatıyor. Bu konudaki değerlendirmeleri de 1964’teki tartışmanın taraflarından biri olan Dirvana’nın kendi anlatımıdır.

YAZININ TAMAMI

DÜŞÜNENLERİN DÜŞÜNCELERİ EMİN DİRVANA’NIN CEVABI:

“Denktaş hakikati tahrif ediyor”

Bir süre önce bu sütunda Kıbrıs Türk Cemaati Başkanı Rauf Denktaş tarafından yazılan “Kıbrıs’ta İşlenen Hatalar” başlıklı yazıya, eski Kıbrıs Büyük Elçimiz Emin Dirvana cevap vermiştir. Dirvana’nın cevabı aşağıdadır:

Yazan: Emin DİRVANA
Sâbık Lefkoşa Büyükelçisi

Bundan bir müddet evvel gazetenizde Ömer Sami Coşar imzasıyla ve “İsfa Ediyorum” başlığı altında Kıbrıs konusunda bir seri yazı neşredilmiş ve bunlarda bilhassa benim Büyükelçilik devrime ait olmak üzere hakikate uymayan birtakım itham edici iddia ve isnatlar ileri sürülmüştü. Ben Kıbrıs’taki görevimden ayrılmadan ancak kısa bir müddet evvel Türk Cemaat Meclisince basın işlerinde çalıştırılmak üzere Kıbrıs’a getirilen ve bu vesile ile Büyükelçiliğe yaptığı beş on dakikalık nezaket ziyareti sırasında tanışma ve görüşmemizi teşkil eden bu gazetecinin bizzat bilmesine imkân olmayan hususlar hakkında, ancak bu kadarcık tanıdığı sâbık bir büyükelçiyi “İsfa Ediyorum” garip başlığı altında böyle uluorta ithama kalkışmasını pek şayan-ı esef bulmakla beraber, Kıbrıs davamızın içinde bulunduğu şu nazik anlarda, görevimden ayrıldıktan bir buçuk sene sonra zuhur eden hâdiseler üzerinde bu kabîl sorumsuz kimselerle aleni tartışmalarda bulunmayı millî menfaatlerimize uygun görmediğimden, Dışişleri Bakanlığının meselenin dikkat nazarını çekmekle yetinmiştim.

Gazetenizin 11 Nisan tarihli nüshasında da neşredilen Dışişleri Bakanlığının bu husustaki sarih açıklamasından sonra artık bu meseleye tekrar dönülmemesi gerekirdi. Ne acıdır ki, Türkiye Hükümetinin bu resmî açıklamasının neşrinden beş gün sonra, bu defa Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş gibi, işgal ettiği mevkiin ve Kıbrıs Türklerine olduğu kadar Anavatan Hükümetlerine karşı da olan sorumluluğunu müdrik olması gereken bir şahıs, hakikate uymadıkları bu hükümetçe resmen açıklanmış iddia ve isnatları, gazetenizin 16 Nisan tarihli nüshasında “Kıbrıs’ta İşlenen Hatalar” başlığı altında neşredilen yazısında tekrarlamaktadır.

Bir kaç hafta süren bir Anadolu gezisinden yeni döndüğümden, bu yazının neşrinden ancak 4 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde İlhan Selçuk’un bir yazısı üzerine haberdar oldum. Denktaş’ın bu yazısı üzerine susmaya devamımın millî menfaatlerimize faydadan ziyade zarar verebileceğine karar verdim. Çünkü bence önemli olan husus, şahsımın kötülenmesi değil, Türk umumî efkârının Kıbrıs’ta takip edilen siyaset üzerinde kasten yanıltılmaya çalışılmasıdır.

Denktaş’ın mahalle kahvehanesindeki dedikoduları andıran “Rumların Cumhuriyeti yıkma gayretlerine inanmazmışım da, Girit hâdisesi ile karşılaşacağım demişler” şeklindeki bir sürü iddianın teferruatına saplanacak değilim. Topluca bir cevap vereceğim:

Ben mesul olduğum hiçbir işte inisiyatifi başkalarına bırakacak yaradılışta bir insan değilim. Kıbrıs Cumhuriyetini ben kurmadım, statüsünü de ben hazırlamadım. Bana kalsa idi başka türlü hazırlardım. Bunu hükümetim de bilir. Ama devletimin müttefikleri ile birlikte imzaladığı ve garanti ettiği statüye göre yaşatılmasını kollamak görevlerim meyânındaydı. Rumundan olsun, başkalarından olsun bu düzeni bozmayı kimler ve ne şekilde akıllarından geçirir, bunu ben de, hükümetlerim de pekâlâ bilirdik. Buna göre Kıbrıs’ta herkese davranışına göre muamelede bulunularak bu görev yerine getirilmiş, zihinler ve hisler yıkıcılıklar yerine yapıcı istikametlere yöneltilmeye çalışılmıştır.

Orada bulunduğum süre zarfında ne bir Türk’ün burnu kanamış, ne evleri yakılıp yıkılmış, ne de Türkiye’nin Kıbrıs’taki haklarına halel gelmiştir. Bilâkis, Denktaş’ın da bileceği gibi, Makarios her ziyaretimde beni arabaya binene kadar esas vaziyetinde beklerdi. Rum çetecilerinin başında bulunan Yorgacis gidip, bir EOKA’cı bile Türk sefirini ziyaret ederek kendi polis komutanını şikâyet ederdi. Biri, müfrit EOKA’cıların Yunan adalarından gizlice Kıbrıs’a silâh soktuklarından bahisle önlenmesi için Türkiye ve Yunanistan’dan yardım ve Kıbrıs polisinin nüfuzundan kurtarılmış tecrübeli emniyet amirleri gönderilmesini rica ederdi.

Bugün birbirleriyle haşır neşir olan karma Türk-Rum köylerinden birinin sakinleri, müşterek bir Türk-Rum köylü heyeti halinde Türkiye Büyükelçiliğine gelerek kendi hükümetlerinin köyleri ile ilgili bir tedbirine karşı Türk sefirinden yardım talep ederler ve Büyükelçinin “Ben böyle işlere nasıl karışırım, niye kendi büyüklerinize müracaat etmiyorsunuz?” demesi üzerine Türk’ü Rum’u hep bir ağızdan “Müracaat ettik, bizi dinlemedi; sen onlardan büyüksün, senin sözünü dinlerler” derlerdi. Türkiye’nin ve Türkiye Büyükelçiliğinin Kıbrıs’taki itibarı buydu.

Daha uzaklara gitmeye lüzum yok, bizzat kendisinden misal getireyim: Ben Kıbrıs’tan kat’î olarak ayrılmaya karar verdikten ve bunu Ankara’ya da bildirdikten sonra Dr. Küçük ve diğer bir iki cemaat temsilcisi ile beraber Büyükelçiliğe gelerek benden ayrılmamamı ısrarla rica edenlerden biri de bizzat Denktaş değil midir? Bunu o zaman mürailikle yaptıysa, bence kabahati daha da büyüktür.

Şimdi ben ayrıldıktan sonra bir buçuk sene geçiyor. Yunan hükümeti değişiyor, herkesin tutumu değişiyor; Kıbrıs’ta benim icraatımla kat’î ilgisi olmayan birtakım hâdiseler oluyor. Esas görevleri hâdiselerin çıkmasını zamanında önlemek, bu yapılmadıysa büyümesine ve büyütülmesine suret-i kat’iyede mâni olmak olan ilgili şahıs ve hükümetler, sanki Yunan trajedyalarındaki gibi kendileri “Koro” olan, “ilâhların değişmez takdiri” imiş gibi alev bacayı sarana kadar hâdiseleri takip ile yetiniyorlar; aynı Denktaş da hiç sıkılmadan bunlardan bana sorumluluk payı çıkarmaya çalışıyor ve “Dirvana’nın iki senelik sefirliği müddetince Kıbrıs Türk’ü 22 senelik bir zaman kaybetmiştir” diyor.

Kıbrıs’lıları az geri götürmüşüm. Biraz daha gayret etseymişim daha da geriye götürürmüşüm; belki Kıbrıs’ın Rum’unu da Türk’ünü de EOKA’cıların şerrinden ve “Raufçu”ların kışkırtmasından âzâde, Türk bayrağının himayesi altında patırtısız, gürültüsüz yaşayacakları mesut bir devre eriştirirmişim. Ama maşallah hepsi koşar adımla bir buçuk senede bu mesafeyi çabuk kapattılar ve Kıbrıs’ı bugünkü hâline getirdiler.

Kıbrıs’ta diğer bir görevim de Türk cemaatinin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasına yardım etmekti. Cemaat Meclisi Başkanı sıfatıyla Denktaş’ın başlıca sorumluluğu da bu konularda idi. Çünkü bu kalkınmanın bütün mekanizması; yani okullar, spor, evkaf ve kültürel dernekler, Kıbrıs’ta çok şümullü olan kooperatif teşkilâtı, evkaf malları ve gelirlerinden temin edilen bir buçuk milyon sterlinlik evkaf parası ve her sene Türkiye’den yapılmakta olan önemli malî ve aynî yardımlar, bütün bu imkânlar, merkezî hükümetteki Rum çoğunluğunun her türlü müdahalesinden tamamen âzâde bir şekilde çalışmak yetkisine sahip olan Cemaat Meclisinin uhdesinde ve Denktaş da bunun “değişmez” başkanı idi.

Denktaş’ı ve etrafına topladığı arkadaşlarının bütün enerji ve çabalarını, Büyükelçilik kadrosuna binbir müşkülâtla temin edebildiğimiz maliye, kültür, ticaret ve ziraat kredi müşavir ve ataşelerinin ve zaman zaman Türkiye’den celbedilen diğer uzmanların da desteğiyle bu istikamette toplamaya aylarca nafile yere uğraştık. Ama onun aklı fikri bu işlerde değil, lüzumlu lüzumsuz mütemadiyen Rumlarla didişmekteydi. Yazısında Makarios’un beyanlarına karşılık vermesinin yasak edildiğinden bahsediyor. Elbetteki Makarios’a cevap vermek Denktaş’ın üstüne elzem değildi. Gerekirse cevabı ya Dr. Küçük ya da Ankara verirdi. Denktaş’a “Her koyun kendi bacağından asılır” dediğimi, bunu kaydetmişimdir.

Ama çok geçmeden anladım ki, Denktaş’ın kafası ile Türk Cemaatinin bu kalkınmasını yürütmek çok güç olacaktır. Değiştirilmesinde daha fazla ısrar etmediğime sonradan pişman oldum. Cemaat Meclisinin başında bu işe daha uygun biri olsaydı cemaatin hâli bugün çok daha başka olabilirdi. Yazısında “işleri hep bir elden aynı hedefe gütmek için muhtelif organlar arasında bir koordinasyon komitesi kurulmasını” istediğinden kasdı da herhalde bütün işlerin Denktaş’ın elinde ve Denktaş’ın çizeceği hedefe güdülmesi lüzumundan bahsediyor. Elbette böyle bir yetki ne Denktaş’a ne de herhangi diğer bir Kıbrıslı Türk lidere veya heyete verilemezdi. Elbetteki bu kadar şümullü yetki, gerek Kıbrıs Türklerinin selâmeti, gerekse bütün Türk milletinin güvenlik ve menfaatleri bakımından ancak Ankara’nın elinde sımsıkı tutulması gerekirdi. Her hâl ve kârda ben o şekilde hareket ettim ve bundan ancak iftihar duyarım.

Keza Yunan Hükümeti ve Kıbrıs’taki Büyükelçileri, hiç olmazsa ben Kıbrıs’ta bulunduğum zamanki kadar kuvvetli olması gerekirken, bir kontrolü Kıbrıs Rumları üzerinde idame ettirseydi ve zaman zaman bana kadar gelip müfrit EOKA’cıların Kıbrıs Rumları üzerinde kurmaya çalıştıkları tedhiş tahakkümünden duydukları endişeyi belirten aklı başında Rumlara kulak verse, anlaşmalara koyduğu imzaların sorumluluğunu müdrik olan Yunanlıların kendi menfaatlerine uygun davranacağını zannetmekteydim. Bugün aynı Yunanistan’ın müfrit teröristleri Rumların üzerinde dahi tahakküm kurduğunu görerek, vatandaşlarının emniyeti bakımından vaziyete müdahale etmeye mecbur kalacağından ümitliydim. Haksız değilmişim; Rum çetecilerinin memleketi içinde sürüklediği hâdiselerin bir neticesi olarak, Yunanistan bugün kendi adamlarını, kendi askerî yardımını Kıbrıs’a göndermeye mecbur kalmıştır.

Denktaş’ın yazısında bahsettiği bir hususa daha temas etmek isterim. Yazdığına göre “1958 şehitlerini anma gününe” bayrakları yarıya indirmeye karşı çıkmışım; 1958 mücadelesinde canlarını verenlere karşı “hicapaver” bir gün diyecek kadar ileri gidiyormuşum. Ve bana, “Bayrak Türk’ündür, Kıbrıs Türkü’nün de bayrağıdır” ve şehitler için Türk bayrağı çekilmesine müdahalesinin yanlış olduğunu, fakat neticede Cemaat Meclisinin ikinci Başkanı Dr. Necdet Ünel’in istifaya mecbur edildiğini söylemiş.

Denktaş’ın hakikatleri bu derece tahrifi karşısında onun namına cidden ben sıkılıyorum ve bu açıklamayı zoraki, fakat onun söyledikleri karşısında maalesef zarurî olduğu için yapıyorum: Kıbrıs Türklerinin bir şehitleri anma günü vardır ve bu 28 Ocak’tır. O gün 1958’de Lefkoşa’da Türklerin nümayişine mâni olmaya çalışan kuvvetlerle Türkler arasında çıkan hâdiselerde birkaç Türk şehit olmuş ve bu vesile ile bugünü şehitleri anma günü olarak ilân etmiştir. Bugünden itibaren de ben de dâhil olmak üzere bütün sefaret erkânı, alayımız subayları istisnasız hazır bulunduk.

Hatta Cemaat Meclisi bir de “Millî Mücadele Günü” tesmiye etmek üzere 7 Haziran gününü ilân etmek istedi. Dr. Küçük de bana danışmıştı. Öğrendik ki 7 Haziran, yine 1958’de, Rum olmadıkları bilâhare anlaşılan bazı tahrikçiler tarafından Lefkoşa’daki Türk Basın Bürosunda bomba patlatılması üzerine “millî galeyan”a getirilen Lefkoşa Türklerinin, aynen İstanbul’daki 6–7 Eylül olaylarına benzer hasarlar yapmasının yıl dönümüdür. O gün Türklerden ölen falan da yoktur.

Böyle şayan-ı esef bir hâdisenin yıldönümünün “millî” bir gün olarak kutlanmasının ve bu vesile ile her tarafa Türk bayrağı çekilmesinin katiyen yakışık almayacak bir hareket olacağını, hele İstanbul’daki 6–7 Eylül hâdiseleri mesullerinin o sırada Türkiye’de muhakemeleri cereyan ederken tıpkısı bir hâdisenin Kıbrıs Türklerince kutlanmasının çok daha vahim bir hata teşkil edeceğini anlattım. Dr. Küçük de fikrime iştirak ettiğini söyleyerek yanımdan ayrıldı.

Buna rağmen öğrendik ki, o sırada Kıbrıs’ta bulunmayan Denktaş’a vekâlet eden Cemaat Meclisi Asbaşkanı Dr. Necdet Ünel, bu yıldönümünü resmen kutlamak kararındadır ve bütün cemaat müesseselerine bu yolda emirler vermektedir. Kendisini gazeteci sıfatı ile ikaz etmek istedim. Verilen ikazın tesirsiz kaldığını ve kendisinin peşine taktığı adamlarla zorla kutlamaya kalktığını, ancak Ankara’nın müdahalesi sonunda Ünel’in istifa etmek zorunda kaldığını gördüm.

Şimdi kalkmış Denktaş, bütün bu olan bitenleri bile bile hakikatleri tamamen tahrif ve “Bayrak”, “Şehit”, “Mücahit” mukaddes mefhumlarını hileli bir şekilde istismar ederek o zamanki Türkiye Büyükelçisini ve Türkiye Hükümetini Türk umumî efkârına jurnal etmeye yelteniyor ve bana “Türk bayrağının Kıbrıs Türkü’nün de bayrağı olduğunu” hatırlatıyor.

Ben kendisine hatırlatayım ki, bu böyledir; çünkü Kıbrıs Türkü de Türk milletinin ayrılmaz ve onun kurallarına bağlı bir parçası olduğunu Denktaş’ın hilâfına tamamen müdriktir. Denktaş’lardan ve benzerlerinden tamamen ayrı ruh ve kafada olan, kahraman köylüsü ve sokak palavracılığından en az benim kadar tiksindiğini yakinen bildiğim hakiki “mücahit”leriyle bu bayrağın nerede ve nasıl kullanılacağını çok iyi bilir.


Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Diğer yazıları

Sopa ve sıpa – Kutlu Adalı

Yenidüzen yazarı, araştırmacı Kutlu Adalı’nın 6 Temmuz 1996’da katledilmesinden...

(1991) YKP Kurultayının 1’inci olağan toplantısının ardından

23 Haziran 1991 tarihinde Yeniçağ Gazetesi'nin 43. sayısında yayınlanan...

(1991) İki kez engellenen ADİSOK Heyeti üçüncü girişiminde kuzeye geçebildi

YKP’nin Konukları Türk Basını ve izleyicilerine ilk kez konuşma...

(1991) ADİSOK Başkanı Dinglis’in Cuma akşamki sohbet toplantısından notlar – Ahmet An

Geçen Cuma günü YKP”nin çağrılısı olarak Lefkoşa’nın Türk kesimine...

Geçmiş Avrupa Parlamentosu seçimlerinde YKP ne demişti

20 Mayıs 2009 YKP, seçme hakkı kazanmış tüm Kıbrıslı Türkleri...
4,663BeğenenlerBeğen
1,585TakipçilerTakip Et
3,897TakipçilerTakip Et
965AboneAbone Ol

Son eklenenler

Özkan Yıkıcı yazdı: Sonbaharda ısınan Fransız sokakları

Şöylesine bir haber düşünün: “K. Kıbrıs'ta bazı talepler sonucu...

Özkan Yıkıcı yazdı: Yeni döneme açılan yelkenleri ile Irak

Ortadoğu'nun siyasal tarihinde Irak, kavşak dönemlerde dahi önemli sıçramalar...

Hediye Levent yazdı: Irak’ta işgal bitti! Peki şimdi ne olacak?

30 Eylül 2026 Irak için tarihi bir gün. Yaklaşık...

Özkan Yıkıcı yazdı: Sabahın seherinde ekim ayına başlarken ki Türkiye

Sabahleyin klasik altı buçuk yataktan kalkma dönemim başladı. Önce...

Ceren Ergenç yazdı: ABD-Çin zirvesinden çıkan geçici barış kime yarayacak?

Xi Jinping geçen hafta üç günlük bir devlet ziyareti...

Özkan Yıkıcı yazdı: Sıra geldi Brezilya seçimlerine

Bu yıl özellikle Latin Amerika seçimleri önemliydi. Öyle önemli...

Özkan Yıkıcı yazdı: Yeniden tekrarlama ihtiyacı

Sonunda New York şovları sonlandı. Tabii ki oraya gidip...

Canlı yayın