“Eksik olan şey, her gün birbirinden kopuk biçimde süren farklı mücadeleleri bir araya getirecek ortak bir çağrıydı. Hep birlikte başardığımız da tam olarak bu oldu.”
Buenos Aires’te düzenlenen Öfke Yürüyüşü’nün (Marcha de la Bronca) örgütleyici partilerden birinin lideri Alejandro Bodart, bu sözlerle eylemin neyi amaçladığını özetliyordu. 19 Eylül’de, Arjantin’in başkenti Buenos Aires’teki Plaza de Mayo’da yaklaşık 70 bin kişi, Javier Milei hükümetinin politikalarından etkilenen hastanelerden üniversitelere ve diğer birçok alana yayılan, bugüne dek birbirinden ayrı yürüyen mücadeleleri ortaklaştırmak amacıyla düzenlenen yürüyüşte bir araya geldi.
O meydana ulaşabilmek için, birçok talebi ortak olmasına rağmen her zaman birlikte hareket etmeyen gruplar arasında haftalar süren toplantılar, örgütlenme çalışmaları ve tartışmalar yürütüldü. Seferberlik aynı zamanda hükümete muhalif kesimler arasındaki bölünmenin gölgesinde gerçekleşti. İlerici çevreler bu çağrıya katılmayı reddederken, muhalefetin başlıca ilerici gücü aynı gün öğleden sonra “Organizar la Esperanza” (Umudu Örgütlemek) başlıklı ayrı bir etkinlik düzenledi.
Aynı gün, aynı hükümete karşı gerçekleştirilen iki farklı eylem için seçilen iki sözcük -Öfke ve Umut- Arjantin solunda süregelen önemli bir gerilimi ortaya koyuyor. Bugün var olan hoşnutsuzlukla ne yapılmalı? Birbirinden bağımsız biçimde ortaya çıkan mücadeleler, kalıcı ve örgütlü bir güce nasıl dönüştürülebilir? Ve aynı zamanda geleceğe dönük siyasal bir alternatif nasıl inşa edilebilir?
BAŞLANGIÇ NOKTASI OLARAK ÖFKE
Milei’nin Aralık 2023’te göreve gelmesinden bu yana haklara yönelik saldırılar yaşamın hemen her alanını etkiledi: Emekli maaşları, devlet üniversiteleri, çevre ve sağlık sistemi bunların başında geliyor. Milei, 2024 yılında ABD merkezli The Free Press’e verdiği röportajda kendi projesini şu sözlerle özetliyordu:
“Devleti içeriden yıkan kişi benim. Düşman saflarına sızmış biri gibiyim.”
Sonuç olarak öfke, bu hükümet altında yaşamanın gündelik deneyiminin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Her yeni saldırıyla birlikte, yaşam koşulları kötüleştikçe ve her gün savunulması gereken yeni bir hakkın, kaybedilme riski taşıyan yeni bir kazanımın ortaya çıktığı hissiyle yeniden üretiliyor.
Ancak bu öfke farklı yönlere evrilebilir. Bir yandan mevcut mücadelelerin örgütlenmesini güçlendirebilir ve farklı toplumsal kesimlerin ortak hareket etmesini sağlayabilir. Öte yandan seçimlere bağlanan beklentilere, hükümet değişikliğinin yaşanan tüm sorunları sona erdireceğine dair umuda da dönüşebilir.
Bu ayrım, 19 Eylül’de belirgin biçimde ortaya çıktı. Öfke Yürüyüşü (Marcha de la Bronca) Plaza de Mayo’ya ulaşırken, Umudu Örgütlemek (Organizar la Esperanza) etkinliği kendi militanlarını bir araya getiriyordu. Söz konusu etkinlik, Buenos Aires Eyalet Valisi ve 2027 başkanlık seçimlerinin olası adaylarından Axel Kicillof’un öncülük ettiği Movimiento Derecho al Futuro (Gelecek Hakkı Hareketi) tarafından düzenlenmişti.
Bu iki eylem arasındaki fark açıktı. Biri bugün yaşananlardan ve zaten sürmekte olan mücadelelerden hareket ediyordu. Diğeri ise gelecekte kurulacak siyasal alternatifi merkeze yerleştiriyor, böylece gelecekte yaşanacak bir değişim beklentisinin bugünden ne yapılacağını -ya da daha doğrusu ne yapılmayacağını- belirlemeye başladığı sorusunu gündeme getiriyordu.
UMUDUN TAŞIDIĞI RİSK
“Peki ama umuda ihtiyacımız var. İyimserlik olmadan hiçbir şey yapamayız.”
Angela Davis’in umudun gerekliliği konusundaki ısrarı haklıdır. Bir yenilginin, hedefe ulaşamayan bir grevin ya da karşılık bulmayan bir talebin ardından insanların yeniden örgütlenebilmesi için, geleceğe dair belli bir olasılık duygusunun var olması gerekir.
Ancak umut, bütünüyle gelecekteki bir ana odaklandığında farklı bir anlam kazanır. Arjantin’deki ilerici muhalefet açısından Milei’yi 2027 seçimlerinde sandıkta yenme ihtimali ve ardından hükümetin bazı uygulamalarını geri çevirme olanağı temel siyasal hedef haline gelmiş durumda. Buna karşılık sokakta örgütlenen ve mücadeleyi sürdüren kesim ise soldur.
Bunun yarattığı tehlike, önümüzdeki ayların yalnızca o anın gelmesini bekleyerek geçirilmesine dönüşmesidir.
Bu gerilim, seçim siyaseti ile sokakta yaşanan mücadeleler arasında yapay bir ayrım yaratıyor. Grevler ya da yürüyüşler seçim kampanyasına zarar verecek, gereksiz gerilim yaratacak ya da muhalefet açısından olumsuz bir görüntü oluşturacak gelişmeler olarak görülmeye başlanabiliyor. Böylece her şey gelecekteki belirli bir ana hazırlanmanın etrafında dönüyor; oysa haklara yönelik saldırılar seçim takviminden bağımsız olarak sürmeye devam ediyor.
Tam da bu noktada umut, insanları harekete geçirme gücünü kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Gelecekte bir değişimi beklemek ile değişimin bugün yaptıklarımız sayesinde inşa edilebileceğine inanmak aynı şey değildir.
İhtiyacımız olan şey daha az umut değil. Bizi bugünden koparmayan bir umuda ihtiyacımız var.
MÜCADELE BAŞKA BİR ZEMİNE TAŞINDIĞINDA
Öfke ile umut arasındaki bu gerilimin çarpıcı örneklerinden biri, 2019’da Şili’de yaşananlar ve onu izleyen süreçtir. Ekim 2019’da milyonlarca kişi Santiago metrosuna yapılan zamları protesto etmek için sokaklara çıktı. Ancak birkaç gün içinde hareket, hayat pahalılığı, emekli maaşları, sağlık hizmetleri, eğitim ve toplumsal eşitsizlik gibi çok daha geniş talepleri kapsayacak şekilde büyüdü. 25 Ekim’de başkent Santiago’da bir milyondan fazla kişi yürüyüşe katıldı.
Sokaklardan yükselen baskı, protestoları tetikleyen ilk meselenin çok ötesine geçen siyasal bir mücadele alanı açtı. 2020 yılında yapılan referandumda seçmenlerin yüzde 78,27’si, halk tarafından seçilecek bir Kurucu Meclis’in yeni bir anayasa hazırlamasını onayladı.
Bu ilerici dalganın etkisiyle Gabriel Boric, 2021 yılında devlet başkanı seçildi. Bu, başka bir ülkedeki oy sayımını ilk kez böylesine büyük bir umut ve kaygıyla takip ettiğim seçimdi.
Ancak yeni anayasa metni halkoyuna sunulduğunda siyasal mücadele artık bambaşka bir zeminde yürüyordu. 2019’daki kitlesel seferberlik yeni bir siyasal olanak yaratmıştı, fakat sonraki aşama anayasa metni etrafında yürütülen ülke çapındaki bir kampanyaya dönüştü. Yeni anayasada nelerin yer aldığına ilişkin yoğun bir dezenformasyon kampanyası yürütüldü. Sonuçta Eylül 2022’de anayasa taslağı oyların yüzde 61,86’sıyla reddedildi.
Bu sonuç, 2019’da sokaklarda yaşananları ortadan kaldırmıyor. Ancak siyasal bir mücadele alanı açmak ile bunu izleyen süreçlerde örgütlü bir gücü ayakta tutmanın tamamen farklı şeyler olduğunu gösteriyor. Mücadele farklı bir zemine taşındığında, süreç içinde kurulan ilişkilerin de varlığını sürdürebileceği yolların bulunması gerekiyor.
Arjantin’de solun örmeye çalıştığı şey tam da bu süreklilik. Asıl mesele, meydan boşaldıktan sonra, hükümetin eski ya da yeni her saldırısı yeniden tepki göstermeyi gerektirdiğinde, ortaya çıkan bu gücü nasıl değerlendireceğimizdir. Giderek daha fazla kişi 2027 seçimlerinden, “doğru oy vermenin” öneminden ve önde gelen siyasal liderler arasında kurulabilecek olası ittifaklardan söz ediyor.
Tam da bu noktada “öfkeyi örgütlemek” ile “umudu örgütlemek” arasındaki tartışma, kelimeler üzerine bir tartışma olmaktan çıkıp siyasal pratiğe ilişkin bir tartışmaya dönüşüyor.
Çeviren: Yusuf Tuna KOÇ
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.