Türkiye, bir yıl önce başlatılan İstanbul Belediye Başkanı İmamoğlu’nun tutuklanma operasyonu üzerinden bir yılını tamamlıyor. Mahkeme daha yeni başladı. İddianamenin genelinde itirafçıların söyledikleriyle dolu olması ise konunun daha da siyasi tarih bakımından yorumlanmasını dayatmaktadır. Nitekim Kemalist devrim sonrası Türkiye, iki kez resmen altüst dönemi yaşadı. 12 Eylül ile neoliberalizasyon, yeniden kurumsallaşma ve sosyal muhalefeti ezme olurken, geçen yıl tetiği çekilen İmamoğlu operasyonu ile de devlet rejiminin yeni versiyonuna tamamlayıcı hamle olarak yaşanmaktadır. Bunlar Türkiye siyasi tarihi bakımından önemli hamlelerdir.
Geçen yıl on dokuz Mart günü aslında normal olmayan ama uygulamalarla normalleşen tutum ve davranış bu defa İstanbul Belediye Başkanı için yürürlüğe sokuldu. Ev baskınıyla başlayıp peşinden hızlı işleyişlerle İmamoğlu tutuklandı. Tutuklama tartışılır hâldeyken alışılan böylesi davranışların normalleşmesi ise gerçeğin öteki yüzü oluyordu.
Özellikle Türkiye’de son anayasa ile gündeme sokulan kayyım ataması, daha baştan Kürt belediyelerini vurdu. Ama Türkiye’nin batısı ses çıkarmadı. Oysa başlanan ve tutturulduğu inanılan siyasal duruşun yarın sizi de vurmamasına neden yoktu. Nitekim Türkiye’de devlet içi mücadele ile rejim değişiminin aldığı mesafe sonrası giderek ana muhalefeti de içine aldı. Mevcut rejimin devamlılığı için karşıtlığını engellemesi gerekiyordu. Bu konuda da yargıyı kullanmaktan çekinmedi.
Türkiye’de öylesine bir altüst yargısal konuma gelindi ki anayasa kararlarını alt mahkemenin keyfî tanımama uygulaması yaygın hâle geldi. İmzalanıp kabul edilmesine rağmen AİHM kararları da uygulanmama keyfiyetine gelindi. Çıkarılan etkin pişmanlık yasasıyla itirafçılara önemli güç verildi. Giderek itirafçılıktan iftiracılığa uzanan yeni sorgu kuralı da yargıda yerleşti.
Tüm bunlar olurken, “aman” deyip fazla ses çıkarmayan CHP, bir gün kendini de vuracağı öngörüsünü yapamadı. Öyle ki Kürt belediyelerde kayyım ilan edilirken Batı Türkiye sessiz kaldı. Başlangıçtaki çıkış olmadıkça normalleşme uygulama keyfiyetine dönüştü. Ancak devlet içindeki mücadele ile Erdoğan blokunun yeniden iktidarda kalma hedefi, sırayı CHP’ye de getirdi. Kendine lider olarak rakip çıkmaya aday görülen İstanbul Belediye Başkanı hedefe kondu. Her an tutuklanma sürecine girildi. Hele önümüzdeki seçimde Erdoğan’ın aday rakibi olacağı kesinleşince ipler koptu.
Sabah baskını, tutuklanma ve bir yıl sonra yargılanmaya başlanması… İtirafçıların dedikleriyle de suç listesi oluşturuldu. Çok komik durumlar da oldu. Yargı başlarken olanlar da normal mahkeme bilinenlerin çok ötesindeydi. Ama sonuçta yargılama tam bir yıl sonra başlıyordu.
Elbet olayları izlerken çoğu şeyin bildik normal yargı kurallarıyla yapılmadığını anlarız. Ama net olan bunun siyasal dava gerçeği olmasıdır. Bir anlamda İmamoğlu’nun adaylığının önünün kesilmesi demekti. Bu durum Kılıçdaroğlu dönemindeki teslim olup hava atma sürecinin de CHP’de sonlandığı dönem oldu. Haftada iki miting ile kitlesel katılımla CHP beklenmeyen bir ivme kazandı. Ama hâlâ iktidarın oy hesabıyla günler akıp gidiyor.
Olayın özü şu: Türkiye’de rejim, devlet içi hamleleriyle dönüşümü tamamlama peşinde. Öyle ki seçimi mutlaka kazanması gerekiyor. Buna karşılık muhalefet kaybede kaybede, üstüne yeni baskıcı siyasal hukuk da gelince hayat bulma amacıyla mücadele etme çizgisine geldi. Zaten kendisi gelmese de kayyımla giden belediye başkanları veya tutuklanma dalgaları, ona hayat bırakılmayacağının kanıtlarıdır.
İmamoğlu operasyonuyla başlatılan süreç, bir anlamda Türkiye’nin geleceğindeki durumu da ortaya koyacak. Zaten konuyu biraz takip edenler, hatta son günlerde başlayan mahkeme izlenimleri, konunun yargı sürecinden çok daha fazlası olduğunu anlar.
Ne yazık ki onca Türkiyeleşmemize rağmen böylesi gelişmeler Kuzey Kıbrıs’ta pek gündemleşmez. Oysa Türkiye’de olan buraya da yansır ilkesi hep geçerlidir. Oradaki gelişmeler, rejim değişim hamleleri buraya da protokol veya koordinasyonlarla taşınır. Hatta gelmeden bazen yalakalık adına taklit edilmeye çalışılır. Sanırım eğitim alanı bunun en somut örneğidir.
Fakat İmamoğlu konusu hiç konuşulmak istenmedi. Dikkat edin, çoğu Türkiye belediyeleriyle olan ilişkilerde de muhalif kesimlere pek yer verilmek istenmez. Bunlar da bizim gerçeğimizdir.




