Son dönemde Orta Doğu’yu sarmalayan savaş içinde yaşamaktayız. Tıpkı ötekiler gibi adamız, bilmese de “fark etmez” hikâyesi ile taraf olarak eklendi. Klasik Kıbrıs stratejik sömürge tipinin yeniden üretilmesiydi. Adamız bu savaşa emperyalist eksende NATO merkezli Amerikan, İngiliz duruşunda yerini hemen aldı. Tıpkı ötekiler gibi adadaki üsler hemen devreye girdi. Fark etmez: Kıbrıslılar ister bilsin ister bilmesin havasında zaman geçiyordu.
Bu defa fark olan, adaya epey dış askerî gücün gelmesiydi. Üstelik iki taraflı da işliyordu. Yine önemli bir ayrıntı: Bu defa hedef olan İran’ın adayı vuracak güce de sahip olmasıydı. Daha açık: Adadaki üsler de seslendirildi. Nitekim akışkanlık ikili olarak gelişti. Tabii ki bazı provokasyon kokuları ve bilgi eksiklikleri de korku ile kullanıma hazır zeminini güçlendirdi. Ne de olsa ada civarında füzeler oldu. Adanın mültecileşme tehlikesi de korkuyla pompalandı.
Ama aptalca yaklaşımlar da oldu. Sanki yığılan askerî güçler kuzeydekilere göre “Rum tehdidi”, güneydekilere de adanın korunması güvencesi şekliyle sunuldu. Ahmakça bakışla da kabullenenler epey fazla. Bu yanlış giderek siyasal eksende de dar karşıt Türk-Rum dalaverasının moral, korku, duygusal duruşuna dek geliştirildi. Bu da Şener Levent’in yorumladığı “aptal yerine konmanın” aptallığı kabullenmesinin ta kendisidir.
Gerçekten Kıbrıs tuhaf adadır. Üstelik net olanlara karşın, kendi resmileştirdikleri ideolojinin tutsaklığı sonucu konuşamamanın teslimiyet belgesidir. Oysa durup dururken hem de Amerika’nın Türkiye’ye karşı savaşması veya adayı İran’a karşı koruması düşünceleri dahi karşılık buluyorsa, sömürgesel kültürün ne denli yerleşip kabullenişinin haykırışıdır. Oysa Amerika iki konuda gündem olurken başkanları Trump açık hedefi çoktan İran koymuştu. Yani; Amerika Orta Doğu’da cirit atıp istediği hedefi de İran olarak merkezileştirdi. Biraz tarihi takip edenler bunu anlardı. Ta doksanlar ortasında Yeni Klonlar açıkça Orta Doğu planını kurgularken en son vurulacak yeri İran olarak şer eksenine koymuşlardı. Şimdi bölgesel müdahalenin en son halkası İran olması da öngörü ile gerçekleşmenin çakışma sonucunu yansıtmaktadır.
Öteki noktayı bizler küçümsedik. Konuşturulmadık. Konuşanlar da başta iyi reklamcı Arıklı, bunun gayet doğal olduğunu belirtti. Kimse gelişen koşulları, İran hedefli gelişin sesine dayanarak yanıt vermedi. Neydi olan: Amerikalıların Ercan Havaalanı’nı denetlemeleri. Bir de ısrarla güney yığınağı olurken kuzeydeki önce İHA’lar, sonra Türkiye uçaklarının da gelmesiydi. Tam da bunlar olurken de İran saldırılarının tırmanışı da gerçekleşti. Tesadüf falan diyenleri bir yana itersek, gerçekten biraz geçmişle aklı olanlar, emperyalist Orta Doğu sahnesini hemen görmeye başlarlar.
Hele şu yalan çok tatlı karşıt politik mezeğe döndü: Güneyde ne faaliyet yapılırsa hep bize karşıymış algısıyla tutsak alınıyor. Oysa tekrar edelim: Gerçeklerden kopuk konuşan, bazılarını dıştalayanlar hiçbir zaman sonuçta doğruyla karşılaşmaz. İran hedeflilikle güney ve kuzeydeki yığınaklar karşıt düşmanlık değil, İran-Orta Doğu stratejisine bağlı NATO planlamasının ürünüdür. Düşünüldüğünde NATO üyesi hem Türkiye hem Yunanistan ve baş rolde de Amerika ve İngiltere olmaktadır. Şimdi bunların hem de güneyde birikip kuzeye saldıracağını bağırmak, paranoyalaşan Kıbrıs yüzünün aynaya vuruşudur. Ama bu kadar net gerçeğe rağmen eğer siyasal karşılık buluyorsa, o zaman yeniden sömürgecilikle ilhaklaşma kuramlarını gelişim içinde incelemeniz şart.
Ek bilgi de şu: Kıbrıs’a askerî yığınak oluyor. Tersinden yaşanan durum var. Kıbrıs’ta kuzey-güney arası oldukça yumuşak ilişkiler var. Üstelik düşecek füze tehlikesi de adanın önemli üsler oluşu da sınırdaş sorunla alakanın da olmadığı anlaşılmaktadır.
Hele, bizi koruyacak gerekirse denilirken, Ağrotur’dan kalkan uçakların nereye yöneldiği de malumumuzdur. Ama iki toplumluluğa emperyalist müdahale sömürgesellik ile daraltılınca, böylesi acayip ikilemler de yaratılması kaçınılmazdır.
Ufak kendimi de övecek bir geçmiş hatırlatmasıyla da yazıyı şimdilik tamamlayayım:
Yetmiş sekiz yılında biz siyasal çıkış yaptığımız dönemde bazı analizler yapmak zorundaydık. Bazı araştırmaları da ben yaptım. Bunlardan biri de sömürgecilik üzerineydi. Bu konuyu önce Orta Doğu Üniversitesinde bizim yandaş öğrencilere ben ve o zamanki dostum Cin lakaplı kişiyle anlattık. Daha sonra aynı semineri şehirdeki yirmi kişilik arkadaşlara anlattım. Kıbrıs’ta yapılan sömürgecilik tartışmalarında katılımcı olarak yorumladım. Adanın sömürgeleşmesindeki kendine has özellikler sonucu da stratejik sömürge olarak araştırma toplamını kuramlaştırdım. Fakat Marksist tartışma modelinden kapitalist tüketici modeline geçilmesi sonucu bu araştırmayı sonradan fazla anlatma şansım da olmadı. O zaman dahi adanın Orta Doğu gerçeği ile kullanım koşullarını el yordamıyla yaptım. Yani adanın ta o dönemden üsleri özellikle bölgesel savaşlarda hep emperyalist eksende rol aldığı tartışılmazdı. Zaten yetmiş sekizde ben araştırırken yetmiş üç ve altmış yedi Orta Doğu Arap-İsrail savaşları örnekleri önümde ışıl ışıl duruyordu.
Anlayacağınız: Kıbrıs son İran savaşlarıyla yeniden kendi konumunu dışa vurdu. Üsler etrafa füze saçıp gelen füzeleri düşürürken, yeni askerî çeşitlemeler ulaşırken, biz onlara akma yerine hâlâ karşıt tarafın art niyeti takıntısıyla onaylamaya devam denilmektedir.



