Her toplumda ısrarla sürdürülen bir mit vardır: Yetenek ancak acı çekerek yoğrulur. Zorlukların karakteri güçlendirdiği, yoksunluğun zihni keskinleştirdiği, mücadele olmadan başarının değerinin anlaşılamayacağı söylenir. Bu anlatı cazip görünse de daha sert bir gerçeği gizler: Acı eşit dağılmaz ve feodal hiyerarşiler ile ideolojik telkinler, birçok insanı daha başlamadan zincire vurur.
Yetenek için acının şart olduğu fikri yalnızca yanıltıcı değil, aynı zamanda siyaseten tehlikelidir. Bu düşünce eşitsizliği doğal ve gerekli gösterir; ayrıcalıkla doğanların başarılarının sahici olmadığını ima eder. Oysa tarih bize ayrıcalığın yalnızca konfor sağlamadığını, aynı zamanda fırsatları hızlandırdığını gösterir. Varlıklı bir ailede doğan çocuk, açlık ile ödev arasında seçim yapmak zorunda değildir. Yoksulluğun dayattığı imkânsızlıklarla boğuşmaz. Onun acısı varsa bile seçilmiş, kontrollü ve çoğu zaman romantize edilmiştir.
Buna karşılık, sınıf, kast ya da sömürge kalıntılarıyla baskılananlar acılarının bir sınav olduğunu duyar. Gerçekte ise bu bir zincirdir. Onların yetenek sahasına girişi gecikir, yıllarca başkalarının hiç karşılaşmadığı engellerle boğuşurlar ve çoğu zaman potansiyelleri filizlenmeden yok olur. Acının yetenek için gerekli olduğunu iddia etmek, bu milyonların gömülen yeteneklerini görmezden gelmektir.
Feodal sistemler, tarihsel ve güncel biçimleriyle bu miti besler. Hiyerarşinin doğal olduğu, ayrıcalığın hak edilmiş olduğu, acının ise bilgelik getirdiği öğretilir. Oysa bu bilgelik değil, kontroldür. Çiftçi çocuğu miras kalan yoksulluk yüzünden eğitimden mahrum bırakıldığında, işçi sömürü döngüsünde hapsolduğunda, topluluklar kültürel ve siyasal katılımdan dışlandığında ortaya çıkan şey yeteneğin keskinleşmesi değil, bastırılmasıdır.
Bir yarışı düşünün. Bazıları başlangıç çizgisinde, antrenörlerle, temiz bir pistte hazırdır. Diğerleri kilometrelerce geride, yoksulluk, ayrımcılık ve şiddet zincirleriyle bağlıdır. Geride kalanların acı çekerek “yetenek” geliştirmesi gerektiğini söylemek, onların çoğunun başlangıç çizgisine hiç ulaşamayacağını görmezden gelmektir. Ayrıcalık engelleri yok eder; acı ise katlar.
Elbette zorluklar direnç doğurabilir. Tarihin en parlak figürlerinden bazıları yoksunluklardan çıkmıştır. Ancak bu hikâyeler istisnadır, kural değil. Her acıyı aşarak parlayan bir kişi varsa, sayısız kişi acı tarafından susturulmuştur. Tehlike, bu istisnaların ideolojiye dönüştürülmesinde yatar. Böylece sistematik eşitsizlik meşrulaştırılır.
Acının erdem olarak telkin edilmesi ayrıcalıklılara hizmet eder. Onlara yapısal avantajları sürerken ahlaki üstünlük iddiası verir. Ezilenlere zincirlerinin ders olduğunu, adaletsizlik olmadığını söyler. Böylece eşitsizlik yalnızca tolere edilmez, bilgelik kaynağı olarak kutlanır.
Bu nedenle radikal bir yeniden çerçeveleme gerekir. Yetenek acıya değil, fırsata ihtiyaç duyar. Eğitime, erişime, korkusuzca keşfetme özgürlüğüne ihtiyaç duyar. Acıyı yeteneğin yolu olarak dayatan toplum, en büyük kaynağını—yoksun bırakılanların potansiyelini—boşa harcar.
Bu noktada feodal kalıntıların çekilmesi talep edilmelidir. Zorluğu yücelten ama eşitsizliği görmezden gelen telkinlere karşı çıkılmalıdır. Ayrıcalığın yalnızca avantaj değil, baştan verilen bir mesafe olduğu kabul edilmelidir. Ve yeteneğin zincirlerle değil, özgürlükle geliştiği ısrarla vurgulanmalıdır.
Zorunlu acı miti caziptir çünkü kurtuluş hikâyesi sunar. Ancak kurtuluş yetenek için ön koşul olmamalıdır. Yetenek baştan itibaren beslenmeli, desteklenmeli, özgür bırakılmalıdır. İnsanları eşitsizlik döngülerine zincirleyip sonra acılarını aşarak değerlerini kanıtlamalarını istemek adaletsizdir ve siyaseten yıkıcıdır.
Sonuçta mesele acının yetenek üretip üretmediği değildir. Mesele, toplumların acıyı eşitsizliğin gerekçesi olarak kullanmaya devam edip etmeyeceğidir. Eğer devam edersek, ayrıcalığın engelleri yok ettiği, acının ise zincirlediği feodal mantığa hapsoluruz. Bu miti reddedersek, yeteneğin acının ürünü değil, fırsatın meyvesi olduğu bir dünyayı mümkün kılabiliriz.



