yazılariktibasScylla and Charybdis - Eskandar Sadeghi-Boroujerdi

Scylla and Charybdis – Eskandar Sadeghi-Boroujerdi

Orjinal yazının kaynağınewleftreview.org
alıntı yapılan kaynaksubstack.com

İran’ı sarsan son protesto dalgası, olağanüstü bir yorum sağanağını da beraberinde getirdi; ancak bu yorumların ekseriyeti, aşina olduğumuz fakat yanıltıcı şablonların cenderesine sıkışmış durumda. Kimileri bu huzursuzluğu yaklaşmakta olan devrimci bir kopuşun ayak sesleri olarak nitelendirirken, kimileri bunu münhasıran dış mihrakların istikrarsızlaştırma çabalarına yoruyor; bir başkası ise tahammül sınırları nihayet zorlanmış bir toplumun gecikmiş hesaplaşması olarak görüyor. Bu perspektiflerin her biri hakikatin bir veçhesini yakalasa da hiçbiri mevcut konjonktürün dinamiklerini izah etmeye muktedir değil. Gözlerimizin önünde cereyan eden hadise, daha ziyade şudur: Birikmiş bir toplumsal takat tükenişi, akut bir bölüşüm şoku ve İslam Cumhuriyeti’nin artık ne ideolojik, ne bürokratik ne de mali kaynaklarıyla yönetebildiği bir yönetişim krizinin kesişimi.

Protestolar, bir tür menfi dayanışma1 ile ayakta kalmayı başardı: Kırsal yoksullardan ve sınır bölgelerinden, irtifa kaybeden orta sınıflara2 ve Tahran ile diğer büyük kentlerin kentli prekaryasına uzanan, toplumun farklı kesimlerini yatay kesen bir koalisyon bu. Onları birleştiren şey, müşterek bir gelecek tasavvurundan ziyade, İslam Cumhuriyeti’ni ve onunla birlikte on yıllardır süregelen başarısız yapısal reform ve dönüşüm çabalarını topyekûn reddediştir. Ancak bu reddiyenin ötesinde, yaşanabilir bir alternatifin sınırları belirsizliğini korumaktadır.

Protestoların fitilini ateşleyen asıl kıvılcım maliye politikalarıydı. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan döneminde yürürlüğe konan, bilhassa döviz kurları ve ithalat lisanslarını etkileyen bütçe tedbirleri, halihazırda çarpık olan kur rejimi üzerindeki baskıyı keskinleştirdi. Bu durumun etkisi, geçimi döviz erişimine ve öngörülebilir fiyatlandırmaya bağlı olan Tahran çarşısının3 elektronik satıcıları arasında derhal hissedildi. Yeni kurallar kısa sürede maliyet artışlarına, tedarik zincirlerinin kopmasına ve maddi kayıplara dönüştü. Lakin bu sektörel hoşnutsuzluğu siyasi bir kopuşa tahvil eden şey, daha geniş iktisadi bağlamdı. Yüzde 40’ı aşan enflasyon (gıda enflasyonunun yüzde 70’i geçtiği bir ortamda), altyapısal çürüme, su kaynaklarının kötü yönetimi, elektrik kesintileri ve hava kirliliği, İran’ın çalışan ve alt-orta sınıflarını çoktan kronik bir güvensizlik sarmalına itmişti. Haziran ayındaki On İki Gün Savaşı’ndan bu yana riyal yaklaşık yüzde 40 değer kaybetti ve kamu çalışanlarının ücretleri reel olarak yüzde 20’den fazla eridi. Uzun vadeli sosyo-ekonomik bozulma, daha anlık mali kötü yönetim epizotlarıyla birleşti. Bütçe bu koşulları yoktan var etmedi; lakin devletin rantiyeleri korurken uyum maliyetlerini, bu yükü en az kaldırabilecek olanların sırtına yüklediği algısını kristalize etti. Hükümetin gıda kuponu vaatleri, halkın öfkesini dindirmekte cılız kaldı. İslam Cumhuriyeti, on yıllardır emeği güvencesizleştiren ve kuralsızlaştıran, kamu varlıklarını ise “devrimci vakıflar” ve emeklilik fonlarından Devrim Muhafızları’nın iştiraklerine kadar uzanan yarı-kamusal örgütlenmelere devreden bir otoriter neoliberalizm biçimini, tepeden inme kemer sıkma politikalarıyla harmanlayarak uyguladı. Bu, kitlesel hoşnutsuzluk ve nükseden isyanlar için hazırlanmış kusursuz bir reçeteydi.

28 Aralık’ta Tahran’da başlayan protestolar; Hemedan, Meşhed, Tebriz, İze, Kum, Mervdeşt, Abdanan, Kirman, Erak, İsfahan ve Melekşahi gibi taşra kentlerine ve kasabalarına dikkate şayan bir süratle yayıldı. Bu durum, en azından 2017’den beri aşikâr olan daha uzun bir yörüngeyi yansıtmaktadır: İran’ın kırsal bölgelerinde, sınır boylarında ve taşra çeperlerinde yoksulluğun ve toplumsal marjinalleşmenin derinleşmesi. 2017-18 kışında Meşhed’de başlayan protestolar hızla ülkenin büyük bölümüne yayılmıştı; “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketi olarak bilinen süreçte de aynı örüntü tekerrür etti. O ayaklanma, haklı olarak zorunlu örtünmeye ve ataerkil tahakküme karşı bir başkaldırı olarak anlaşılsa da, sınıf ve coğrafya boyutları çok daha az ilgi görmüştü.

Bu yerleşimler, İran’ın politik ekonomisinde kendine has bir konuma sahiptir: İşsizlik yüksek, kamu hizmetleri cılız, çevresel stres akut ve devlet ihmalinin yarattığı tortu derindir. Protestoların ilk evresinde dikkate değer bir istisna, Sünni nüfusun yoğun olduğu Kürt ve Beluç bölgelerinde görüldü; buralarda mobilizasyon daha sönük kaldı. Bunun muhtemel sebebi, bu bölgelerin daha önceki protesto döngülerinde en ön saflarda yer alarak ödedikleri ağır bedellerin yarattığı kümülatif yorgunluk ve hareketin giderek monarşi yanlısı bir meyle kaymasına duyulan şüpheydi. Ancak bu durum da çok geçmeden değişecekti. Görüntülerin ve tanıklıkların dijital dolaşımı yerel şikayetleri senkronize etmeye yardımcı oldu; fakat protestolara ulusal çapını kazandıran asıl unsur, ekonomik tahribat ile daha derin bir toplumsal takat tükenişinin birleşmesiydi. Güvenlik güçlerinin İlam ve Mervdeşt gibi taşra kentlerinde protestoculara uyguladığı şiddet, halkın infialini daha da körükledi ve Tahran başlangıçta nispeten sessiz kalsa da, başka yerlerdeki gösteriler şimdiden açıkça rejim karşıtı bir karakter kazanmaya başlamıştı.

Devlet başlangıçta tırmanışın tehlikesini idrak etmiş göründü. Yetkililer protestocuların ekonomik şikayetlerini kabul etti ve Merkez Bankası başkanı değiştirildi. Bu hamle, tanıdık bir egemen sınıf stratejisini izliyordu: Zahirde “ekonomik” olan talepleri “siyasi” ve “sosyal” olanlardan ayrıştırmaya çalışmak; böylece ilkinin, sistemi tehdit etmeden sönümlendirilebileceğini ummak. Ancak pratikte bu tür ayrımlar nadiren tutar ve protestolar hızla daha geniş, sistem karşıtı bir mobilizasyona dönüştü. Elitlerin tepkisi, ilk protestoların sınıfsal karakteriyle de şekillendi. Önceki işçi sınıfı hareketleri genellikle katı bir kayıtsızlık, aşağılama veya kaba kuvvetle karşılanırken, çarşıdan [Bazaar] kaynaklanan huzursuzluk, tüccar sınıfının İslam Cumhuriyeti’nin siyasi liderliğiyle olan geleneksel yakınlığı göz önüne alındığında özel bir meydan okuma teşkil ediyordu; bu ilişki başlangıçta ani bir baskıdan ziyade uzlaşma girişimlerini teşvik etti.

Pezeşkiyan hükümetinin sınırlı hoşgörü duruşu, fiili kontrolün güvenlik aygıtına (İslami Devrim Muhafızları Ordusu’nun çeşitli kolları, ordu, yargı ve istihbarat kurumları) geçmesiyle günler içinde buharlaştı. 8 ile 10 Ocak arasında tam olarak ne yaşandığını yeniden kurgulamak tarihçilere düşen bir görev olacaktır. Neredeyse topyekûn bir internet karartması ve bilgi kirliliği bolluğu ortasında, kesin bir kronoloji oluşturmak hala güç. Yine de olayların ana hatları belirginleşmeye başlıyor.

Çarşıdaki ilk protestoların ve bunların birçok vilayete yayılmasının ardından, İran’ın devrik hükümdarının oğlu Rıza Pehlevi, İranlılara sokaklara dökülüp rejimi devirmeleri çağrısında bulundu. Sayısız görgü tanığının ifadesine göre, 8 Ocak’taki gösteriler fevkalade büyük ve çoğunlukla barışçıldı. Katılıma dair tahminler muhtelif ve güvenilir rakamlar mevcut değil; ancak pek çok gözlemci, bunların 2009’daki Yeşil Hareket’ten bu yana görülen en büyük, hatta belki de ondan daha büyük protestolar olabileceğini öne sürdü. Pehlevi yanlısı sloganların görünürlüğü çarpıcıydı. Gece gösterilerinin akabinde devletin söylemi sertleşti. Güvenlik güçleri milyonlarca cep telefonuna uyarı mesajları gönderdi ve Yargı Erki Başkanı Gulamhüseyin Muhsin-i Ejei, protestolara katılmaya devam eden herkesi ağır sonuçlarla tehdit eden bir dizi sert uyarı yayınladı. Bu taktik, ertesi gün katılımı bir nebze caydırmış görünüyor. Buna rağmen, 9 Ocak’ta protestocuların azımsanmayacak ve son derece kararlı bir çekirdek kadrosu yeniden sokaklara döndü.

Daha önce eşi görülmemiş bir şiddetle karşılandılar. Güvenlik birimlerinin doğrudan kalabalığın üzerine ateş açtığını, hastaneleri bastığını, yaralı protestocuları ve sağlık personelini darp ettiğini ve göstericileri daha önce bir nebze gayri resmi dokunulmazlığa sahip alanlara kadar kovaladığını gösteren videolar dolaşıma girdi. Aynı zamanda, bıçak, pala ve bazı durumlarda ateşli silahlarla güvenlik güçlerine karşı koyan silahlı protestocuların görüntüleri de mevcuttur; bu, yıllarca süren baskının muhalefetin bazı kesimlerini nasıl radikalize ettiğinin bir göstergesidir. Ayrıca hükümet binalarına, camilere, devlet televizyon ve radyo tesislerine yönelik çok sayıda kundaklama raporu, protestoların bazı bölgelerde nasıl daha açık bir isyan kipi4 kazandığını göstermektedir.

Müteakip baskı rejiminin coğrafyası belirgin bir eşitsizlik arz ediyordu. Bazı bölgelerde kısa ama gaddarca müdahaleler saatler içinde pnlarca ölü bırakırken; diğerlerinde çatışmalar birbirini izleyen geceler boyunca sürdü. Ancak bu farklılıklar, hâkim örüntüyü gölgelemiyor. Yaşananlar, münferit aşırılıklar veya disiplin zaafiyetleri değil; devletin sivil protestoculara karşı öldürücü gücü sistematik bir şekilde devreye sokmasıydı. En temkinli tahminler dahi -güvenlik personeli dahil- toplam ölü sayısını en az beş bin olarak vermekte ve ölülerin ezici çoğunluğunu siviller oluşturmaktadır; diğer değerlendirmeler ise çok daha yüksek bir bilançoya işaret etmektedir.

Kıyımın boyutu, hastaneleri ve morgları hızla felç etti. Tahran’daki Kahrizak Adli Tıp Kurumu’nun önünde, kayıp yakınlarını arayan ailelerin sıra sıra dizilmiş kara ceset torbaları5 arasındaki görüntüleri geniş yankı uyandırdı. Tarihsel açıdan bir kıyaslama ancak 1988 hapishane katliamları6 veya belki de İslam Cumhuriyeti’nin iktidarını pekiştirmeye çalıştığı devrim dönemiyle yapılabilir. Koşullar derinden farklı olsa da, devlet şiddetinin seviyesi benzerdir.

Bu baskı dalgası, alışılmadık derecede açık dış tehditler fonunda cereyan etti. Protestoların ilk günlerinde Trump Yönetimi, istikrarsızlığın derinleşmesi halinde müdahaleye hazır olduğunun sinyalini verdi. Trump’ın bizzat kendisi savaş çığırtkanlığı ile itidal arasında gidip gelse de, kümülatif etki, İran rejiminin kitlesel protestolar ile dış kaynaklı yıkıcı faaliyetlerin aynı şey olduğu yönündeki iddiasını tahkim etmek oldu.

Geçtiğimiz Haziran ayındaki savaştan çok önce İsrailliler, Temmuz 2024’te Tahran’da Hamas lideri İsmail Heniye’ye düzenlenen suikastla en meşhur örneği görüldüğü üzere, İran topraklarında gizli operasyon yapma kapasitelerini kanıtlamışlardı. Bu durum, İran’ın politik ekonomisine ve güvenlik aygıtlarına nüfuz etmiş endemik yolsuzluk sayesinde mümkün olmuştur. Siyasi iktidar, iktisadi imtiyaz ve cebri otoritenin kaynaşması, devletin bu tür tehditleri etkisiz hale getirme kapasitesini zayıflatmakta ve dış aktörlerin şevkle istismar ettiği zafiyetler yaratmaktadır.

Bunu teslim etmek, rejimin mobilizasyonun dış kaynaklı olduğu iddiasına itibar etmek anlamına gelmez. Kökleri yılların toplumsal ve ekonomik çürümesine dayanan ülke çapındaki bir ayaklanma, dış istihbarat kurumlarının entrikalarına indirgenemez; her ne kadar İsrail ve ABD istihbarat örgütlerinin protestoları gasp etmeye çalıştığına dair şüpheye yer olmasa da. Başardıkları en önemli şey, baskı için meşrulaştırıcı bir mazeret sunmak, protestoyu Haziran savaşının bir uzantısı olarak yeniden kurgulamak ve böylece ulusal güvenlik adına bir istisna halini7 haklı çıkarmak oldu. Sonuç, ülkenin dört bir yanından gelen görüntülerde aşikâr: Fiili sıkıyönetim ilanı ve İran şehirlerinde gündelik hayatın hızla militarize edilmesi; ki bu, pek çok eleştirel gözlemcinin yıllardır uyardığı bir gidişattır.

Mevcut mobilizasyonu neyin ayırt ettiğini anlamak için, onu İran’ın yakın tarihindeki kitlesel protestolar bağlamına oturtmak gerekir. 2009 Yeşil Hareketi, İslam Cumhuriyeti’ne kendi anayasal çerçevesi içinden gelen en ciddi meydan okumayı temsil ediyordu. Milyonlarca İranlı, Mahmud Ahmedinejad’ın şaibeli bir şekilde yeniden seçilmesine itiraz etmek, özgür ve adil seçimler ile yeni bir anayasal uzlaşı talep etmek için büyük ölçüde sessiz ve disiplinli gösterilerle sokaklara döküldü. Bu, kökleri kentli orta sınıf tabanına dayanan, belirleyici bir kopuştan ziyade tedrici reforma yönelik bir hareketti. Siyasi müesses nizam ve Devrim Muhafızları eliyle ezilmesi, müzakere edilmiş bir demokratik geçiş ihtimalini ortadan kaldırdı. Reformizm itibarsızlaştı ve bir nesil aktivist hapsedildi ya da susturuldu.

2022’deki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ayaklanması sosyolojik ve siyasi açıdan farklıydı. Genç bir Kürt kadını olan Mahsa Jina Emini’nin devlet gözetiminde ölümüyle tetiklenen bu hareket, seçimlere veya elitler arası rekabete odaklanmadı; bunun yerine, ceberrut otoriter yönetim karşısında bedensel otonomiyi ve cinsiyet eşitliğini ön plana çıkardı. Bu manada, İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik temelleriyle doğrudan yüzleşirken, aynı zamanda etno-ulusal baskı örüntülerini -özellikle Kürt topluluklarına karşı- görünür kıldı. Böylece hareket, on yıllardır ortaya çıkan en özgürleştirici siyasi ufku dile getirdi. Yenilgisi, kitlesel tutuklamalar ve protestocuları kör eden metal saçmaların kullanımı dahil olmak üzere yüksek düzeyde şiddet gerektirdi. Yine de somut tavizler kopardı; en önemlisi, devletin kamusal alanda zorunlu örtünme dayatmasından kısmen geri adım atmasıydı. Mevcut hareket ise her ikisinden de farklıdır. Yeşil Hareket’in prosedürel netliğinden ve 2022 protestolarının özgürleştirici tutarlılığından yoksundur. Sosyal bileşimi daha geniş, talepleri daha dağınık ve iktisadi tükenmişlik ile jeopolitik kuşatma tarafından çok daha derinden şekillendirilmiştir. Katılımcıları birleştiren şey bir siyasi program değil, mevcut düzenin reforme edilemez olduğuna dair ortak bir kanaattir. İşte bu boşlukta monarşist akımlar yeniden görünürlük kazanmıştır. Pehlevi’nin İsrail ile derhal normalleşme çağrısı, sosyal adalet veya halk egemenliği meseleleri yerine jeopolitik eksen kaymasını önceleyen, dışarıdan demirlenmiş bir projenin yönelimini temsil etmektedir.

Bu yönelim, güçlü bir propaganda ekosistemi tarafından tahkim edilmektedir. Her ikisi de Londra merkezli olan Manoto TV ve Iran International gibi Farsça uydu kanallarının, finansman yapıları şeffaf olmasa da, dış fonlara dayandığı yaygın olarak bilinmektedir. Bu haber kanalları, elbirliğiyle 1979 öncesi Pehlevi dönemine dair derinden revizyonist bir anlatı pompalayarak dar bir elitin yaşam tarzını evrenselleştirirken, rejimin yaygın siyasi baskısını ve eşitsizliğini sistematik olarak siliyor. Bu anlatı, İslam Cumhuriyeti dışında hiçbir siyasi düzen tanımamış ve İran’ın sözde “Batı Asya’nın Japonyası” olma yolundayken, mollaların iktidara getirildiği uluslararası bir komplo ile rayından çıkarıldığı o kayıp Pehlevi “Altın Çağı” hikayelerine cezbedilen genç kuşaklar arasında alıcı buldu. Bu bağlamda, “57’li”8 -1979 devrimine katılanlar için kullanılan bir kısaltma- İran’ın mevcut durumundan eski bir devrimci kuşağın sorumlu tutulduğu, nesiller arası bir suçlama siyasetini ifade eden bir hakaret terimi olarak yeniden ortaya çıktı.

Pehlevi’nin Netanyahu ile görüşmeleri ve monarşist mesajları köpürten İsrail siber operasyonlarına dair haberler, onun dış desteğe olan bağımlılığının altını daha da çiziyor. Titiz anketlerin veya bağımsız ampirik araştırmaların yokluğunda, Pehlevi restorasyonuna yönelik desteğin gerçek derinliğini ölçmek güç. Yine de çarpıcı olan, muhalif siyasetin söylemsel zeminindeki kaymadır. 2009’da Rıza Pehlevi’nin İslam Cumhuriyeti’ne siyasi bir alternatif teşkil edebileceği önerisi büyük ölçüde reddedilirdi. Bugün ise bu iddia, özellikle diaspora medyasında ve Batı siyasi söyleminde çok daha sık ve yüksek sesle dolaşıyor. Bu kayma, bize monarşizmin içsel gücünden ziyade, siyasi dönüşüm için alternatif yolların aşınması hakkında daha fazla şey söylüyor; bu durum, emperyal bir deus ex machina’ya9, yani İran’ın siyasi kurtuluşunun ancak dışarıdan gelebileceği fikrine yönelik psişik bir yatırım doğurmuştur.

Etno-üstünlükçü ve şovenist akımların damgasını vurduğu son dönemdeki monarşizme dönüş, bu nedenle bir sebepten ziyade öncelikle bir semptom olarak anlaşılmalıdır. Bu, inançtan ziyade çaresizlikten kaynaklanmaktadır; İslam Cumhuriyeti’nin içeriden değişim yaratmaya yönelik barışçıl çabaları sistematik olarak ezdiği on yılların bir ürünüdür. İran sivil toplum grupları mevcudiyetini sürdürüyor ancak yıllarca süren örgütsüzlük ve baskı nedeniyle derinden zayıflamış durumdalar. Bu bakımdan mevcut an, Şah’ın gizli polisi Savak’ın İran’ın bir zamanlar heybetli olan örgütlü solunu takattan düşürerek, çok daha kenetlenmiş ve disiplinli bir İslamcı koalisyonla mücadele etmeye hazırlıksız bıraktığı 1970’lerin sonlarını andırıyor.

Bu konjonktürün ifşa ettiği bir diğer husus da ABD-İsrail tehditleri ile devlet baskısı arasındaki dolanıklıktır. İkisi analitik olarak ayrıdır ve siyasi olarak birbirine indirgenemez, ancak sonuçları karşılıklı olarak koşullandıracak şekilde işlerler. Sürekli dış baskı koşulları altında muhalefet daha kolay dizginlenir, uzlaşma bir zafiyet olarak yeniden tanımlanır ve muhalif akımlar dış mihrakların uzantıları olarak itibarsızlaştırılır. Devletin tepki repertuvarı daralır ve cebir, son çare olmaktan çıkıp varsayılan yönetim biçimine terfi eder.

Bununla birlikte, İran’ın siyasi sahası kalabalık ve çekişmeli olmaya devam ediyor. Sendikacılar, Kürt toplumsal hareketleri, kadın örgütçüler, öğrenciler, gazeteciler, avukatlar ve sivil ağlar; baskı başarısız olduğu için değil, İran’daki siyasi çoğulculuğun kökleri derinlerde olduğu için direniyor. Aynı zamanda, İslam Cumhuriyeti’nin devrilmenin eşiğinde olduğu fikri, iç güç dengelerini yanlış okuma riski taşıyor. Ciddi bir değerlendirme, güvenlik aygıtının, bilhassa Devrim Muhafızları’nın [Pasdaran] merkeziyetini hesaba katmak zorundadır. Devrimden doğan, iç konsolidasyon şiddetinde dövülen ve Baasçı Irak ile sekiz yıl süren savaş sırasında kökleşen bir kurum olan Devrim Muhafızları, o zamandan beri orijinal yetki alanının çok ötesine genişledi. 1988 sonrası dönemde, İran’ın harap olmuş ekonomisinin yeniden inşasına müdahil oldu ve giderek kendini, asimetrik harp konusunda bölgesel olarak emsalsiz bir deneyime sahip heybetli bir askeri gücün yanı sıra, devasa bir siyasi-iktisadi holdinge dönüştürdü. İran şehirlerinde fiili sıkıyönetimin uygulanmasının açıkça gösterdiği üzere, bu, kitlesel protestolar karşısında eriyip gidecek veya aşırı şiddet uygulamaktan çekinecek bir kurum değildir.

Tartışılmakta olan en makul senaryoların şekillenmeye başladığı zemin işte budur. Bunlardan biri, İran içinde giderek Bonapartizm10 diliyle çerçevelenen, elit öncülüğünde bir konsolidasyon varyantıdır. Böyle bir rolün, Ocak 2020’de Trump yönetimi tarafından öldürülmeden önce Tümgeneral Kasım Süleymani tarafından oynanabileceği spekülasyonu, işleyen mantığı yakalamaktadır: Güçlü bir içeriden ismin, sistemin bazı parçalarını tepeden aşağı revize ederek, disiplini yeniden tesis edip Washington ile bir uzlaşıya vararak sistemi “kurtarabileceği” umudu. Bugün herhangi bir figürün benzer bir otoriteye sahip olup olamayacağı veya böyle bir projenin arkasında popüler bir taban oluşturup oluşturamayacağı belirsizliğini koruyor. Yine de Trump’ın hızlı ve şaşalı emperyal güç gösterilerine olan tercihi göz önüne alındığında, İran içinde ve dışında bazıları bu seçeneği hala makul görmeye devam ediyor.

Alternatif ve pek çok açıdan daha karanlık yörünge, İslam Cumhuriyeti’ne ve halkına karşı uzun süredir devam eden ABD-İsrail hibrit savaşının11 sürdürülmesi ve yoğunlaştırılmasıdır. Bu senaryo altında, sürekli ekonomik kuşatma, örtülü eylemler ve epizodik askeri güç; elitler ve güvenlik aygıtı içinde çatlaklar oluşup şiddet tekelini zayıflatana kadar rejimin iç bütünlüğünü aşındırmak için devreye sokulur. Koşullar daha da kötüleştikçe, büyük güçlerin silahlı grupları veya muhalif hizipleri -muhtemelen rejim içindeki unsurlar da dahil olmak üzere- desteklemesi çağrılarıyla kesişen kitlesel protestoların nüksetmesi neredeyse kesindir. Tehlike, ani bir rejim çöküşü değil, istikrarsızlığa ve potansiyel olarak Balkanlaşma’ya [parçalanmaya] doğru uzayan bir düşüştür. Bu sonucun, özellikle Pehlevi’nin itaatkâr bir müşteri olarak yerleştirilmesi gerçekleştirilemeyecek kadar fantastik bulunursa, İsrail devletinin tercih ettiği stratejik ufuk olduğuna yaygın olarak inanılmaktadır.

Başka alternatifler de ortaya çıkabilir. Ancak mevcut iç ve dış güçler dengesi göz önüne alındığında, manzara kasvetlidir. Son yirmi yılda periyodik olarak patlak veren özgürleştirici toplumsal hareketler yok olmadı, ancak içeride baskı ve dışarıda araçsallaştırma tarafından kösteklenmiş durumdalar. Hayatta kalmaları -İran’ın geleceğini kendi şartlarında şekillendirme kapasiteleri bir yana- otoriter konsolidasyonun, emperyal saldırganlığın ve siyasi faillik için hızla daralan alanın bileşik baskılarına dayanıp dayanamayacaklarına bağlı olacaktır.

(*) Homeros’un Odysseia destanında, Odysseus’un gemisiyle geçmek zorunda olduğu Messina Boğazı’nın iki yanındaki ölümcül canavarlar. Scylla altı başlı bir canavar, Charybdis ise gemileri yutan bir girdaptır. Batı literatüründe bu ifade, “iki kötü seçenek arasında kalmak”, “yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” veya “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” durumunu ifade eder. (ç.n.)

1 Orijinal: Negative solidarity. Hannah Arendt ve siyaset sosyolojisinde rastlanan bu kavram, bir grup insanın ortak bir değer veya amaç etrafında değil, ortak bir düşmana veya tehdide karşı birleşmesini ifade eder. Yapıcı (kurucu) değil, yıkıcı (reddedici) bir birlikteliktir. “Negatif” kelimesi Türkçede teknik kalır. (ç.n.)

2 Orijinal: Downwardly mobile middle classes. Sosyal mobilite literatüründe, iktisadi krizlerle statü ve gelir kaybeden sınıf. “Yoksullaşan” demek yetersiz kalırdı; zira mesele sadece para değil, statü kaybıdır. (ç.n.)

3 İran siyasi tarihinde (1906 Meşrutiyet Devrimi ve 1979 İslam Devrimi) “Bazaar” sadece bir pazar yeri değil; muhafazakâr ticaret burjuvazisinin, ulema ile ittifak halindeki siyasi kalbidir. İngilizcede “Bazaar” oryantalist bir tını taşıyabilirken, Türkçede “Çarşı” veya “Esnaf” bu tarihsel ağırlığı taşır. Metinde “Tahran Çarşısı” olarak özel isim gibi kullanılması, kurumsal kimliğine atıftır. (ç.n.)

4 Orijinal: Insurgent register. “Register” dilbilimde bir konuşma tarzı veya perdesi demektir. Burada protestoların dilinin ve eylem biçiminin değişmesi kastediliyor. “Kip” kelimesi (emir kipi, istek kipi gibi) eylemin modunu belirtir. “Başkaldırı tonu” veya “İsyan kipi”, eylemin gramerinin değiştiğini imler. (ç.n.)

5 Yazar burada okuyucunun zihninde net bir imge (imago) yaratmayı hedeflemiş. Gerek var mıydı emin değilim. (ç.n.)

6 1988 Hapishane Katliamları: İran-Irak savaşı bittikten hemen sonra, Ayetullah Humeyni’nin fetvasıyla binlerce (tahminen 4 bin ila 5 bin) siyasi tutuklunun (çoğunlukla Halkın Mücahitleri ve solcular) idam edilmesi hadisesi. Oraların “Hayata Dönüşü”. (ç.n.)

7 İstisna Hali (State of exception): Carl Schmitt ve daha sonra Giorgio Agamben (şerriyle maarruf zibidiler) tarafından teorize edilen Ausnahmezustand. Egemenin hukuku askıya aldığı an. “Olağanüstü hal” (OHAL) hukuki bir terimdir; “İstisna hali” ise felsefi ve politik bir durumdur. Yazarın entelektüel düzeyine sadık kalarak “istisna hali” kullanıldı. Not: Bu aralar dünya akademisi Schmitt’e çok atıf yapıyor, bize paspasla adam öldürtüyorlar. (ç.n.)

8 57’li (57’er): İran, Hicri Şemsi takvim kullanır. Miladi 1979 yılı, Şemsi 1357 yılına denk gelir. Dolayısıyla “57 kuşağı”, Devrim’i yapan kuşaktır. Türk okuru için bu “57” rakamı anlamsız kalabileceği için, bu takvim farkını belirtmek gerekti. (ç.n.)

9 Deus ex machina: Antik Yunan tiyatrosunda, çözümsüz kalan bir oyunun sonunda bir makine (vinç) ile sahneye indirilen ve olayları çözen Tanrı figürü. İran halkının kendi gücüyle (içeriden) çözüm bulamayacağına inanıp, dışarıdan (ABD, İsrail veya Pehlevi) gelecek mucizevi bir kurtarıcı beklemesi durumu. Terim evrensel olduğu için Latince haliyle bırakıldı ve bağlam içinde açıklandı. (ç.n.)

10 Bonapartizm (Bonapartism): Dedemiz Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i eserinde tanımladığı rejim. Sınıflar arası dengenin kilitlendiği noktada, asker kökenli karizmatik bir liderin devlet aygıtını kullanarak sınıfların üzerinde (gibi görünen) bir hakem rolüyle iktidarı alması. Niyeyse açıklayasım geldi. İran’da Devrim Muhafızları’nın (veya Kasım Süleymani gibi figürlerin) ulemayı devre dışı bırakıp “askeri bir diktatörlük” kurma ihtimali kastediliyor. (ç.n.)

11 Hibrit Savaş (Hybrid war): Sadece konvansiyonel silahlarla değil; siber saldırılar, ekonomik yaptırımlar, dezenformasyon ve vekil güçler (proxy) kullanılarak yürütülen savaş türü. (ç.n.)

Diğer yazıları

Macaristan ve Biz: Orbán’ın Yenilgisi üzerine Düşünceler – Fabrizio Burattini

Sonuçlar artık kesinleşti. Katolik muhafazakâr Peter Magyar, Viktor Orbán’ın...

Emperyalizmin krizi – Ümit Akçay

ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattıkları...

İran ateşkesi militarizmin yenilgisi – Branko Marcetic

Ne kadar aksini söylemek cazip olsa da mevcut ateşkes,...

Acı Pirinç – Semiha Durak 

25 Mayıs 1954, öğleden sonra saat 2:50. Robert Capa, Fransız...

Bir Kişiden Fazlası: Çatlı’yı Mümkün Kılan Ağın Anatomisi – Yusuf Yalçın

Abdullah Çatlı’nın yurtdışındaki varlığını anlamak için önce şu temel...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,968TakipçilerTakip Et
808AboneAbone Ol

Son eklenenler

Trump’ın Hürmüz ablukası ve bumerang etkisi – Yusuf Karadaş

ABD ve İran heyetleri arasında Pakistan’da yapılan görüşmelerden bir...

Hindistan’dan Kıbrıs’a dijital sansür operasyonu! – Gözde Bedeloğlu

Kuzey Kıbrıs’ta yaklaşık bir haftadır devam eden siber saldırıların...

Ödemekle Bitirilemeyen Borç – Şener Elcil

Kıbrıslıların, Türkiye’ye borç ödemeye başlama tarihi, 1517 Ridaniye Savaşı ile Mısır’ın Osmanlı Padişah’ı Yavuz Sultan Selim tarafından...

Savaşların ekonomik maliyeti – Hayri Kozanoğlu

Savaşların yıkımı sadece cephede değil bütçelerde de büyüyor. ABD...

Macaristan ve Biz: Orbán’ın Yenilgisi üzerine Düşünceler – Fabrizio Burattini

Sonuçlar artık kesinleşti. Katolik muhafazakâr Peter Magyar, Viktor Orbán’ın...

Kıbrıs ekseninden bir NATO makalesi – Özkan Yıkıcı

Son gelişmeler eğer yetmişlerin ortasında olsaydı, hele de Türkiye...

ABD-İran ateşkesi ne anlama geliyor? – Doç. Dr. Mustafa Çıraklı

Diplomatik söylemin fazlasıyla gelgitli, sahadaki gelişmeler bağlamında ise tarafların...

Duyduk, duymadık demeyin: Komünizmden başka bir gelecek yok… – Fikret Başkaya

“İnsanlık ancak çözümleyebileceği sorunları görev olarak önüne koyar. Çünkü...

Canlı yayın