Bugüne kadar Latin Amerika solunu birleştirmeye yönelik çabaların önündeki en büyük engellerden biri Maduro’nun bizzat kendisiydi. Bundan sonraki süreçte Maduro’nun kaçırılması, solu ABD hegemonyasına karşı birleştiren tetikleyici bir unsur olabilir mi göreceğiz. Burada belirleyici olan anti-emperyalist mücadelenin gücü ve kapasitesi olacaktır

ABD özel güçlerinin, tüm dünyanın gözü önünde, bir devlet başkanını kaçırması, akıllara öncelikle şu soruyu getiriyor: bundan sonra ne olacak, sırada kim var?
Bu sorunun yanıtı, sadece ABD’nin yaptıkları ve yapabilecekleri ile ilişkili değil. ABD’ye karşı geliştirilen direniş mekanizmalarının kapasitesi de önümüzdeki sürecin dinamiklerini belirleyen bir unsur olacak. O halde Latin Amerika’dan gelen tepkilere ve olası direniş araçlarına biraz daha yakından bakalım.
Latin Amerika solundan ilk tepkiler
Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılmasının ardından uluslararası kamuoyundan gelen ilk tepkiler genellikle uluslararası hukukun temel ilkelerine, özellikle de BM Şartı’nda yer alan güç kullanma yasağına ve toprak bütünlüğüne saygıya işaret eder nitelikteydi. Bu tepkilerin arasında öne çıkanlardan biri de Latin Amerika’daki beş ülke ve İspanya’nın yaptığı ortak açıklamaydı.
Brezilya, Şili, Kolombiya, Meksika ve Uruguay liderleriyle birlikte İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, ABD müdahalesine karşı ortak pozisyon alan bir açıklama yayımladılar. Açıklamada “Bu eylemler barış ve bölgesel güvenlik açısından tehlikeli bir emsal oluşturmakta ve sivil nüfus için risk teşkil etmektedir,” ifadesi kullanıldı ve Venezuela’daki durumun, dış müdahale olmaksızın, diyalog yoluyla ve Venezuelalıların iradesine uygun biçimde, uluslararası hukuka bağlı kalınarak çözülmesi gerektiği vurgulandı.
Ortak açıklamada aynı zamanda “Venezuela’nın doğal ve stratejik kaynaklarının, idari ya da hükümet araçlarıyla kontrol edilmesine veya dışarıdan sahiplenilmesine yönelik her türlü girişimden endişe duyuyoruz” ifadelerine de yer verildi.
Latin Amerika solunun en popüler isimlerinden biri olan Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva, Maduro’nun yakalanması üzerine sert bir kişisel açıklama da yaptı:
“Venezuela topraklarının bombalanması ve devlet başkanının yakalanması kabul edilemez bir çizgiyi aşmaktadır. Bu eylemler, Venezuela’nın egemenliğine yönelik ağır bir hakaret niteliği taşımakta ve aynı zamanda tüm uluslararası toplum için son derece tehlikeli bir başka emsal oluşturmaktadır. Uluslararası hukukun açık ihlali pahasına ülkelere saldırmak, çok taraflılığın yerini en güçlünün hukukunun aldığı, şiddet, kaos ve istikrarsızlıkla dolu bir dünyaya giden ilk adımdır.”
Latin Amerika’nın en önemli bölgesel güçlerinden Meksika’nın Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum da benzer şekilde sert bir tepki gösterdi:
“Diğer ülkelerin iç işlerine müdahaleyi kategorik olarak reddediyoruz. Latin Amerika’nın tarihi açıktır ve nettir: müdahale hiçbir zaman demokrasi getirmemiş, refah ya da kalıcı istikrar üretmemiştir. Yalnızca halklar kendi geleceklerini inşa edebilir, ilerleyecekleri yolu belirleyebilir, doğal kaynakları üzerinde egemenliklerini kullanabilir ve yönetim biçimlerini özgürce tanımlayabilirler.”
ABD’ye yönelik en sert suçlamalar ise Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’dan geldi. “Dünya tarihinde bunun gibi bir şey yapılmadı: ne Hitler ne Franco ne Salazar ne de Netanyahu bunu yaptı” diyen Petro, BM Güvenlik Konseyi’ni derhal toplantıya çağırdı.
Diğer yandan Şili Cumhurbaşkanı Gabriel Boric’in de net bir şekilde tavrını koyması önemliydi. Zira Boric, Latin Amerikalı solcu liderler arasında Maduro ile arasına en çok mesafe koyandı. “Siyasal solun bir üyesi olarak size söylüyorum: Nicolás Maduro’nun yönetimi bir diktatörlüktür” diyen Boric, Maduro’nun solcu olduğunu kabul etmiyor ve onu bir diktatör olarak tanımlıyordu.
Ne var ki Maduro’nun yakalanmasının ardından Boric, dayanışmacı bir tavır sergileyerek ABD müdahalesini amasız fakatsız kınadı ve “Bugün Venezuela, uyuşturucu-terörizm bahanesi ve kaynakları kontrol etme niyetiyle hedef alınıyor. Yarın ise başka bir ülke, başka bir bahane ile hedef olabilir” diyerek uyarıda bulundu.
Bu tepkiler kuşkusuz Latin Amerika solu açısından hayati bir dayanışma anına işaret ediyor. Venezuela’nın geçici Devlet Başkanı Delcy Rodríguez’in Brezilya ve Kolombiya liderleriyle görüşmesi ve bu liderlerle ikili ilişkileri geliştirme kararı alması da önemli bir gelişme. Fakat sürdürülebilir ve kurumsallaşmış bir ortak direnç geliştirmek için bundan çok daha fazlasına ihtiyaç var. ABD’ye karşı tek sesli, uzun vadeli bir sol blok oluşturmak için güçlü kurumsal mekanizmalar lazım.
CELAC: Stratejik birliğin zemini olabilir mi?
Latin Amerika’da ABD’ye karşı bölgesel bir iş birliğinin geliştirilmesi yönünde öne çıkan en etkin platformlardan biri kuşkusuz CELAC (Comunidad de Estados Latinoamericanos y Caribeños / Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu).
Batı yarımkürede ABD ve Kanada’yı dışarıda bırakan ilk kapsayıcı bölgesel siyasal forum olan CELAC, 3 Aralık 2011’de, Caracas’ta düzenlenen zirveyle resmen kuruldu. 32 ülkeyi bir araya getiren topluluk, diyalog ve siyasal uzlaşıya yönelik hükümetler arası bir mekanizma olarak geliştirildi ve kurulduğu günden bu yana sosyal kalkınma, eğitim, nükleer silahsızlanma, tarım, kültür, finans, enerji ve çevre gibi alanlarda bölge ülkeleri arasında iş birliğinin geliştirilmesini sağladı.
CELAC, 650 milyonluk bir Latin Amerika ve Karayipler nüfusunu kapsıyor ve bölgesel bütünleşme, birlik ve dayanışmanın kademeli biçimde ilerletilmesini hedefliyor. Bu yönde atılan en kritik adımlardan biri kuşkusuz 2021’deki VI. CELAC Zirvesinde bir araya gelen Latin Amerika ve Karayipler ülkelerinin başkanlarının imzaladığı tarihi 44 maddelik ortak deklarasyon oldu. Zirveye katılan 31 ülke lideri, aralarındaki siyasi farklılıklara rağmen ortak bir deklarasyonu oybirliğiyle kabul etmişti.

Bu deklarasyon, bölgesel iş birliğini ve egemenlik temelinde ortak politikaları güçlendirme yönünde önemli bir adım olarak kayda geçti. İdeolojik çeşitliliğe rağmen atılabilen bu adım, bölgesel uzlaşı için önemli bir sinyaldi.
Deklarasyon ayrıca, tek taraflı yaptırımlar gibi uluslararası baskılara ve Küba ile Venezuela’ya uygulanan ablukalara karşı net bir tavır almıştı. Bu, bölge ülkelerinin dış müdahalelere karşı birlikte ses çıkardığı bir diplomatik başarı olmuştu. Ne var ki bugün benzer bir duruş sergilenemedi.
Caracas’ın bombalanmasının hemen ardından CELAC, bakanlar düzeyinde acil bir toplantı yaptı. Bu toplantı, Kolombiya’nın dönem başkanlığında, video-konferansla gerçekleştirildi. Ancak üye devletler arasında ciddi görüş ayrılıkları vardı ve konferanstan ortak bir deklarasyon çıkmadı.
CELAC’ın dönem başkanlığını üstelenen Gustavo Petro’nun hedefi, Washington’un Caracas’a müdahalesini oybirliğiyle kınayan bir açıklama yapmaktı. Ancak aşırı sağcı Javier Milei’nin yönetimindeki Arjantin buna karşı çıktı ve sürecin tek bir sesle sonuçlanmasını engelledi. Arjantin Dışişleri Bakanı Pablo Quirno, Paraguay, Peru, Bolivya, Kosta Rika, Ekvador, El Salvador, Panama, Dominik Cumhuriyeti ve Trinidad ve Tobago ile birlikte, kınamaya karşı çıkan grup içinde en güçlü seslerden biri oldu.
Görüldüğü gibi CELAC’ın ABD’ye karşı etkin bir direniş platformu olabilmesi, Latin Amerika solunun gücüne ve kapasitesine bağlı. 2025, Latin Amerika solunun ivme kaybettiği ve sağcıların art arda seçim zaferi kazandığı bir yıl oldu. Venezuela açısından en büyük talihsizliklerden biri de kuşkusuz “pembe dalga” olarak anılan sürecin etkisinin son dönemde zayıflamış olması.
Latin Amerika solunu bölen Maduro, bundan sonra solu birleştirebilir mi?
Bölgesel birliğin yanı sıra solun kendi içinde stratejik iş birliği mekanizmaları kurması da elbette bir diğer ihtimal. Fakat bu noktada belirtmek gerekir ki son dönemde Latin Amerika solunu birleştirmeye yönelik çabaların önündeki en büyük engellerden biri Maduro’nun bizzat kendisiydi.
2000’li yılların başlarında Latin Amerika solunun simge isimlerinden biri haline gelen Brezilya lideri Lula da Silva, 2023’te iktidara dönmesinin hemen ardından bölgesel kalkınma ve iş birliği arayışı için kolları sıvamıştı. Lula, bu amaçla 30 Mayıs 2023’te Brezilya’nın başkenti Brasilia’da Güney Amerika Zirvesinin düzenlenmesine öncülük etti.
Bu zirvede Lula, Güney Amerika’nın 12 ülkesine, bölgeyi bölen ideolojik farklılıkların üstesinden gelme ve daha fazla ekonomik, kültürel ve sosyal entegrasyon için çabaları birleştirme çağrısında bulundu. Ne var ki zirvede Venezuela konusunda farklı görüşler su yüzüne çıktı. Maduro’nun meşruiyetiyle ilgili tartışmalar, sadece solcu liderlerle muhafazakâr liderleri değil solu da kendi içinde bölen bir hat yarattı.

Bu zirvede Lula, Maduro’ya sahip çıkarak “her ülkenin kendi siyasi rejimine ve iç işlerine karar verme konusunda egemen olduğunu” savunmuştu. Lula ayrıca Venezuela’ya karşı “çok büyük bir ön yargı” olduğunu ve “anti-demokratik Venezuela imajının”, ağır yaptırımlar uygulayan Batılı ülkeler tarafından desteklenen bir “anlatı” olduğunu söylemişti.
Şili’nin solcu Başkanı Gabriel Boric ise Lula’nın açıklamalarına katılmadığını belirtmiş, “Bu bir anlatı kurgusu değil. Bu bir gerçeklik ve ciddi bir durumdur,” diyerek insan haklarına saygının Şili için “temel ve önemli” olduğunu ifade etmişti.
Bütün bu tartışmaların Maduro’nun 2024’teki başkanlık seçiminde ıslak imzalı oy pusulalarını gizlemesinden önce yaşandığını da belirtelim. Bu şaibeli seçimin ardından Lula bile Maduro’yu tutanakları kamuoyuyla paylaşmaya davet etmişti. Maduro, böylece bölgede giderek yalnızlaşmış oldu.
Bugün ise Maduro’nun kaçırılması (Boric’in bile tepkisini çektiğine göre) Latin Amerika solunu birleştirecek yeni bir tetikleyici unsur olabilir. Burada belirleyici olan, aşağıdan yukarı mobilize olan toplumsal hareketlerin gücü ve kapasitesi olacaktır.
Yankee, go home!
Bugün Latin Amerika sokakları, bölgede ABD emperyalizmine karşı defalarca yükselmiş olan eski bir haykırışla yeniden inliyor: Yankee, evine dön!
Latin Amerika, 1823’te ilan edilen ve günümüze kadar birçok aşamadan geçerek hâlâ etkisini koruyan Monroe Doktrininden bu yana ABD’nin sayısız doğrudan müdahalesine maruz kaldı. Baskı ve şiddet koşulları dayatan ve bölge ülkelerinin bağımsızlığını tehdit eden bu müdahaleler, her zaman Latin Amerika halklarının güçlü direnişiyle karşılaştı.
Latin Amerika halklarının örgütlülük düzeyi ve sürekli mücadele kapasitesi elbette tesadüf değil. Üç yüzyıldan uzun süren İspanyol ve Portekiz sömürgeciliği, yerli halkları ve Afrikalı köleleri sistematik biçimde dışlayarak direnişi istisna değil norm haline getirdi. Bugün hâlâ güçlü olan yerli örgütlenmeleri, toprak mücadeleleri ve anti-emperyalist refleksler büyük ölçüde bu tarihsel damardan besleniyor.
Latin Amerika’da anti-emperyalist mücadeleden bahsettiğimizde sadece dış müdahaleye karşı tepkilerden söz etmiyoruz. ABD müdahaleciliğinin, 19. yüzyılın başlarında, Avrupa sömürgeciliğinin hemen ardından gelişmesi ve hayatın her alanına yayılan sömürü biçimlerini devam ettirmesi, emperyalizmin bu bölgede çok daha derinden hissedilmesini sağlıyor.
Emperyalizm, bu bölgede, devlet inşa süreçlerinden ekonomik bağımlılığa kültürel tahakkümden günlük hayattaki eşitsizliklere kadar birçok alanda kendini hissettiren, adeta gözle görülür bir tarihsel deneyim olarak anlaşılıyor. Yankee, tam da bunun simgesi.
Latin Amerika solunu, romantize etmeden, tarihsel ve toplumsal koşulları içinde anlayabilmemiz için, bugün bölgede öne çıkan toplumsal hareketlerin kurumsallaşmış, süreklilik arz eden yapılara bakmamız yeterli. “Pembe dalga” olarak anılan süreç de esasında toplumsal hareketlerin bir ürünü. O yüzden belki de kulak vermemiz gereken, liderlerden ziyade sokaklardan yükselen sesler olmalı.
Maduro’nun kaçırılmasının ardından, sokak protestoları bölge genelinde devam ediyor. Anti-emperyalist kolektifler, halk örgütleri ve sendikalar eylemler düzenliyor, bildiri ve deklarasyonlar yayımlıyorlar. Ancak mücadele kolay olmayacak. Latin Amerika’yı baskı ve zor dolu bir sene daha bekliyor.




