Trump’ın korkuya dayalı siyasetine, Demokrat Parti’nin teknokratik kayıtsızlığına karşı Mamdani, adaleti yeniden kamusal bir mesele haline getiriyor. Onun hikâyesi, New York’u bitmeyen vaatlerin ve tutulmayan sözlerin şehri olmaktan çıkarıp, adalet üzerine yeniden düşünmeye çağıran bir kuşağın hikâyesi

Sonbahar 2000. Columbia Üniversitesi’nde öğrenciydim. New York o dönemde küreselleşmenin parlayan vitriniydi. Times Square’deki dev ekranlarda “internet çağının” reklamları dönüyordu. Wall Street her gün yeni bir rekor kırıyordu. Soho’da ardı ardına galeriler açılıyor, sanat piyasası teknoloji hisseleriyle birlikte şişiyordu. Kent, paranın, imajın ve iyimserliğin birbirine karıştığı dev bir gösteri sahnesi gibiydi.
Clinton yönetimindeki Amerika, Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünyanın doğal lideri olduğuna inanıyordu. “Amerikan yüzyılı geri döndü” manşetleri yalnızca ekonomik bir özgüveni değil, ahlaki bir üstünlük iddiasını da taşıyordu. Demokrasi ihracı, serbest piyasa ve insan hakları dili aynı paketin içinde sunuluyordu.
New York liberal dünyanın hem merkezi hem de simgesiydi.
İkinci intifada
Aynı günlerde, dünyanın bir başka köşesinde yeni bir dönem başlayacaktı. 1993’te Beyaz Saray bahçesinde Yaser Arafat ile İzak Rabin’in el sıkışması ile başlayan Oslo süreci, yeni dünya düzeninin simgesiydi. ABD Başkanı Bill Clinton, bu görüntüyü Soğuk Savaş sonrası liberal düzenin zaferi olarak sunmuştu. İsrail, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) meşru muhatap olarak tanımış, Filistin tarafı da İsrail’in var olma hakkını kabul etmişti.
28 Eylül 2000’de Ariel Şaron’un yüzlerce İsrail polisi eşliğinde Mescid-i Aksa’ya girişi ile Oslo sürecinin fiilen sonu oldu. Gazze ve Batı Şeria’da Filistinliler taşlarla tankların önüne çıktı. Televizyon ekranlarında toz, gaz ve çığlık sesleri dönerken, dünyanın en güçlü ülkesi kendi kurduğu barış modelinin çöküşünü izliyordu.
Bu çöküş yalnızca Orta Doğu’nun değil, Amerika’nın da meselesine dönüşecekti. Filistin artık uzak bir coğrafya değildi; Amerika’daki siyasal, kültürel ve ahlaki bölünmelerin aynasıydı.Üniversite kampüslerinde hızlı bir dayanışma doğdu. Öğrenciler broşürler dağıtıyor, duvarlara “İşgali Durdurun” pankartları asıyordu. Students for Justice in Palestine (Filistin’de Adalet İçin Öğrenciler) birkaç yıl içinde Amerika’daki yeni politik kuşağın en önemli örgütlü hareketlerinden biri oldu. 11 Eylül’den hemen önce, liberal düzenin sınırları Filistin meselesi üzerinden tartışılmaya başlanmıştı.
Edward Said ve yeni akademi
Aynı günlerde Columbia Üniversitesi’nin en tanınan akademisyenlerinden, Oryantalizm kitabının yazarı Filistinli-Amerikalı düşünür Edward Said’in Lübnan sınırında taş atarken çekilen bir fotoğrafı yayımlandı. Üniversite yönetimi Said’i savundu, ancak kampüs ikiye bölündü. Kimileri bu fotoğrafı bir cesaret ve direniş sembolü olarak gördü. Kimileri ise akademinin “tarafsızlığının” sonu.
Aslında bu dönem yalnızca akademik bir tartışma değil, yeni bir politik dilin doğuşuydu. “Said sonrası kuşak” diyebileceğimiz Zohran Mamdani’nin babası Mahmood Mamdani’nin de aralarında bulunduğu bir grup akademisyen ve öğrenci, “post-kolonyal teori”yi soyut bir eleştiri alanından çıkarıp politik bir söyleme dönüştürüyordu. Bu yeni dil iki şeyi aynı anda yapıyordu. Birincisi, “medeniyetler çatışması” tezine karşı adalet, tarihsel sorumluluk ve eşit temsil temelinde yeni bir evrensellik tanımı öneriyordu. İkincisi, Batı’nın dünyaya kendi merkezinden bakarken kendine bakmaktan kaçınan entelektüel çerçevesini kırıyordu. Artık mesele Doğu’yu anlamak değil, Batı’nın görmezden geldiği kendi kör noktalarını görünür kılmaktı.
Zohran Mamdani tam da bu entelektüel iklimin merkezinde büyüdü.
11 Eylül New York’u değiştirdi
Liberal ve özgür Amerika fiilen 11 Eylül 2001 sabahı sona erdi. El Kaide tarafından düzenlenen saldırılarda iki uçak New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin İkiz Kuleleri’ne çarptı. Yaklaşık üç bin kişi hayatını kaybetti. Bu olay, yalnızca Amerika’nın güvenlik algısını değil, kendini ve dünyayı görme biçimini de kökten değiştirdi.
O güne kadar gündelik hayatında polis görmeden yaşanabilen şehir, birkaç hafta içinde üniformalar, bariyerler ve kameralarla çevrili bir gözetim alanına dönüştü. “Teröre karşı savaş” yalnızca Afganistan’da değil, New York’un sokaklarında da başladı. Havalimanları, metro istasyonları, üniversite kampüsleri ve camiler bu yeni güvenlik rejiminin parçası haline geldi.
Bu dönüşüm, Amerika’nın kamusal yaşamını derinden değiştirdi. 26 Ekim 2001’de yürürlüğe giren Patriot Act bireysel mahremiyet haklarını ciddi biçimde sınırladı. Ulusal Güvenlik Dairesi’ne (NSA) geniş gözetim yetkileri tanındı. Guantánamo Körfezi’nde kurulan askeri hapishane, yargı denetimi dışındaki gözaltıların sembolü oldu. Trump’ın otoriter yönetiminin temelleri o günlerde atıldı.
Bu atmosferde “Müslüman” kimliği artık yalnızca bir dini aidiyet değil, güvenlik tehdidi olarak kodlanmaya başladı. Uçakta dua etmek, başörtüsü takmak ya da Arapça konuşmak bile potansiyel şüphe nedenine dönüştü. Zohran Mamdani’nin babası, Ugandalı asıllı akademisyen Mahmood Mamdani, 2004’te yayımlanan Good Muslim, Bad Muslim: America, the Cold War, and the Roots of Terror adlı kitabında 11 Eylül sonrası bu dönüşümün anatomisini çıkaracaktı. “İyi Müslüman”ın Batı’ya uyum sağlayan, siyasetten uzak, itaatkâr bireyken; “kötü Müslüman” eleştiren, direnen, hafızasını koruyan kişiydi. Bu ikilik, Amerika’nın hem dış politikada hem içeride yeni bir kültürel sınır anlamına geliyordu. Bir zamanlar kültürel çoğulculuğun simgesi olan New York’ta Müslüman olmak artık o kadar kolay değildi.
2008 krizi
New York’un hikâyesi, 2008 finans krizinin gölgesinde bir kez daha yazıldı. Bu yalnızca bankacılık sisteminin değil, neoliberal büyüme modelinin de çöktüğü andı. On yıllar boyunca konut kredileriyle şişirilen refah balonu patladığında, devletin kurtardığı şey insanlar değil, piyasalardı.
New York krizden en çok etkilenen şehir oldu. Zira şehrin ekonomisi finans ve sigorta sektörüne bağımlıydı. Bankaların çöküşü yalnızca hisse senetlerini değil, belediyenin vergi gelirlerini, emlak piyasasını ve binlerce yan sektörü de vurdu. Onbinlerce kişi işini, evini, birikimini kaybetti. Barınma krizi bu dönemde yerleşik hale geldi.
Tam bu atmosferde, 2011 sonbaharında, New York Zuccotti Park’ta Occupy Wall Street hareketi doğdu. “Biz yüzde 99’uz” sloganı, hem krizin sınıfsal doğasını hem de toplumun bastırılmış öfkesini görünür hale getiriyordu. New York’un pek çok parkı haftalarca doldu. Öğrenciler, işsizler, öğretmenler, hemşireler çadır kurdu. New York’un finans kalbinde yeni bir adalet dili doğuyordu.
Ama bu enerji kısa sürede sistem içine çekilecekti. Obama yönetimi, reform ve umut söylemiyle hareketin siyasal etkisini soğuttu. Polis parkları boşalttı, medya ilgisini yitirdi, sokaklar sessizleşti. Ama harekete temel olan ilkeler Alexandria Ocasio-Cortez, Zohran Mamdani gibi Demokrat Parti’nin yeni kuşak siyasetçilerini şekillendirdi.
Eşitsizliğin başkenti olarak New York
New York’un hikâyesi bu krizle bitmedi, belki de en büyük sınavı pandemi ile verdi. COVID-19’un ilk dalgası sırasında New York, hem vaka hem ölüm sayısında Amerika’nın en ağır etkilenen şehri oldu. Bu yalnızca bir sağlık krizi değildi. Salgın, kimin evden çalışabildiğini, kimin toplu taşımayla işe gitmek zorunda kaldığını, kimin nefes alma hakkına sahip olduğunu açıkça gösterdi.
Pandemi sonrasında New York’un sorunları derinleşti. Ev sahibi olabilenlerin oranı 1990’ların başındaki seviyelere geriledi. Ortalama kira Manhattan’da 5 bin 500 dolara, Brooklyn’de 4 bin 200 dolara ulaştı.Evsizlik son beş yılda yüzde 50’den fazla arttı. Sosyal konut bekleme listesi 340 bin haneyi geçti. Eğitimde, sağlıkta ve ulaşımda kalite farkı keskinleşti. Metro hattının hangi ucunda doğulduğu, artık yaşam süresini ve geliri belirler hale geldi.
New York bir zamanlar olduğu gibi bir “fırsatlar şehri” değildi artık. İçine aldığını yutan derin yoksulluğun ve yalnızlığın şehriydi.
Adaletin şehri olarak New York
Bu hikâye, New York’un son 25 yılda geçirdiği büyük dönüşümün aynası. Küreselleşmenin vitrini olarak parlayan şehir, 11 Eylül’ün korku siyasetiyle, 2008’in finansal çöküşüyle ve pandeminin çıplak eşitsizliğiyle yüzleşti. Bir zamanlar “Amerikan yüzyılı”nın vitrini olan New York, hem liberal düzenin hem neoliberal hayalin sınırlarına çarptı ve düştü.
Zohran Mamdani bu hikâyenin içinden çıkan yeni bir ses. Onun siyaseti adaleti üç aşamalı olarak yeniden kuruyor.
Yerel düzeyde barınma, gıda ve ulaşım gibi temel yaşam haklarını savunuyor. Bunları piyasanın değil, kamunun sorumluluğu olarak görüyor. Ev kiralamayı, otobüse binmeyi, gıdaya erişimi bir ayrıcalık değil, insan onurunun parçası olarak tanımlıyor.
Ulusal düzeyde vergi adaleti, demokratik temsil ve gelir dağılımı üzerine konuşuyor. Amerika’da servet yoğunlaşmasına, kurumsal ayrıcalıklara ve siyasetin parayla şekillenmesine karşı çıkıyor. Demokrasinin aşağıdan yukarıya işlemesi gerektiğine inanıyor.
Küresel düzeyde ise Filistin meselesinde somutlaşan adaletsizliği merkeze alıyor. Bir ülkenin güvenliği başka bir halkın yaşam hakkını yok sayamaz diyor. Gazze’deki yıkımla Bronx’taki evsizlik, Kudüs’teki duvarla Queens’teki borç arasında bir bağ kuruyor. Bu yüzden onun siyasetinde eşitlik yalnız ulusal değil, evrensel bir ilke.
Trump’ın korkuya dayalı siyasetine, Demokrat Parti’nin teknokratik kayıtsızlığına karşı Mamdani, adaleti yeniden kamusal bir mesele haline getiriyor. Onun hikâyesi, New York’u bitmeyen vaatlerin ve tutulmayan sözlerin şehri olmaktan çıkarıp, adalet üzerine yeniden düşünmeye çağıran bir kuşağın hikâyesi. Aynı zamanda 11 Eylül’le kapanan liberal özgüvenin, 2008’le çöken neoliberal umudun ve Filistin’de süren adaletsizliğin ardından, adaletin yeniden siyasetin merkezine dönüşünün hikâyesi.
Başarılı olur mu, bilmiyorum. Ama olmalı, bunu biliyorum. Çünkü New York’un buna ihtiyacı var. Dünyanın da…



