Ülkemizde birçok konu tartışılıyor. Bunların birkısmı biraz sürüp, sonra sonlanır. Belirli kesim ise devamlı hem de ısıtılarak devam edilmektedir. Çünkü, hem siyasal gelecek hem de beklentiler bakımından önemlidirler. Üstelik farklılıkların da yüzeysel veya başka alanlara dalışla da epey bölümleri de vardır. Neyazık ki ülkemizde çoğu tartışma sürekli değil de gündemleşince veya karşıta saldırı ihdiyacı olduğu zamanda canlanır. Eklektik bakış, yetersiz bilgilenme, çıkara göre duruş ve başka nice olgulun etkisiyle çoğu defa anlamının çok ötesinde havada su döver gibi konuşulmaktadır. Açıkça söylenenin eksik veya yalan olduğu kanıtlansa da ayni tekerleme tekrarlanır. Çünkü, kendine inanacak kesimlere sahip veya bu atışlarla gerçeğe ulaşmayı engelemektedir. Öyle olunca da konu kend özüyle değil istenilen alanla sınırlı tartışılmaktadır.
Bu konulardan biri de AB olmaktadır. Hem adanın şöyle veya böyle AB üyesi olması, ama Kuzeyin müktesebat dışı kalması bile doğrudürüs anlaşılmamakta direnilmektedir. Geçmişle başlayan süreç dahi açık kanıtlara karşın hala ayni yalanda direnilmektedir. Kıbrısın en önemli aşmazı, geçmişte dahi yaşananı değil de günceleşen resmi idolojik çıkara göre görüşlerin şekillenmesidir. İşte konunun geleceğine geçmeden, size geçmişten kalan ve açıkça kanıtına rağmen direnilen AB tartışmalarından birkeç örnekle başlayacam.
****
AB konusu senelerdir adamızda sürüyor. Hat da resmi kayıtlara göre de AB üyesidir. Tam bir Kıbrıs gerçeği ile. Kuzeyin müktesebat dışında kalması bunun en canlı yaşanıdır. Son günlerde hala süren olay, yeni ateşli Tufanlaşma dönemiyle bellli ki devam edecek. Tabi ki bazı katgılar veya hafıza kaybın da katgılarıyla. Burada geçmişten bazı hatırlatmalarla başlayalım.
Genelde hem K. Kıbrıs hem de Türkiye kamuoyu ısrarla ve ısrarla Avrupanın bilerek kendilerini istmediği ve dışta braktığı savunusu vardır. Öyle ki zaman zaman nerede ise tüm siyasal kesinler ayni koroda bozuk akor gibi tekralama günlerine de tanık olduk. Zaten ile başlayan ve “bizi almazlar veya Kuzeyi almadılar” vurgulamaları da işin cabasıdır. Oysa çok basit geçmiş dönemeçleri vardır. Fazla uzağa gitmeyelim:
Türkiyede senelerdir Avrupa bizi zaten almaz la başlayan bir algı tabulaştırıcı bant vardır. Ama çok fazla tartışılmadan iki örnek verelim: 66 78 yılarında direk ozamanki adıyla AET direk Türkiyeğe gelip resmen direk üyelik önerdi. Dört ülke içinde Türkiye de vardı. Hani derler ya Yunanistanı aldı da Türkiyeği almadı eleştirisinin yükselen frekansına takılır ya: halduki yukarda verdiğim 76 78 yılardında iki kez hem de Yunanistan dahil dört ülkeğe direk üyelik önerildi. Yunanistan ispanya ve Portekiz, kabul seçkisini seçtiler. Türkiye ise 76 yılında MC hükümeti 78 yılında Ecevit yönetimi tarafından ret edildi. Yani: yunanistanla birlikte o günün koşullarıyla öneri yapıldı. Yunanistan kabul ederken, Türkiye iki defa ret yanıtını veriyordu. Ayrıca 78 yılındaki öneride AET üyeliği yanında Kıbrıs konusu da vardı.
Ama sanki bunlar olmamışçasına ayni nakarat yüksek sesle konuşulup hamasileşmektedir. “Yunanistanı aldılar ama bizi kapıda bekletiler” söylenmeğe devam etmektedir.
Yine Kıbrıs konusunda da bir örnek verecek olursak: öyle uzağa gitmeden Annan planı dönemine gelelim. İkibinüçte Danimarkada Kopenhak şehrinde Kıbrıs için iki taraf ta imzaya atıldı. Kıbrıs cumhuriyeti imzayı atarken, Denktaş lider olarak gitmedi. Yerine Tahsin gönderildi. Oda kimine göre “saklanarak” imza atılmadı. Böylelikle bütün Kıbrıs değil de sadece Kıbrıs cumhuriyetinin kontrolundaki toprak parçası AB üyesi oldu.
Yine anlaşıldığına göre Denktaşın, Anıtın ve Erdoğanın da olduğu MGK toplantısında karar verildiği idi. Böylelikle Kuzy Kıbrıs bir anlamda Türk toplumu AB üyeliğini ret ediyordu. Ama byunlar olmamış gibi “rumları alırken, bizi dışarda braktı” yalanı işlemeğe devam etirilmektedir.
Tarihi gerçeklik bu. Buna isteyenler 97 yılında Türkiyeğe ret denirken iki yıl sonra Helsinkide evet denmesiydi. Bunlar hep yokmuşçasına ayni ezber tekrarlanıyor.
****
Günümüzde de AB konusu tartışılıyor. Herkes kendi gözlüğü ile konuşuyor. Örneklerden biri de şu: Türkiye AB üyesi olması için Kıbrıs sorununu çözmek zorundadır denilmektedir. Buna dayanarak da tezler geliştirme yönündedir. Ötekisi ise klasik tekrardır: “zaten bizi almazlar” demek daha kolay oluyor. Onun içinbn ayni ezber her dönemde tekrarlanır. Örneğin KIbrısın iki garantörünün artık AB üyesi olmadığı dahi hatırlanmaz. Ayni şekilde öneriler veya resmi duruşlar hiç tekrara alınmaz.
Oysa biraz süreci bilenler, her gelişmede son dönemde şunu açıkça görür: ne AB Türkiyeği üye alma peşinde nede Türkiye AB üyeliği için gereken çabayı gösteriyor. İş böyle olunca ilişkiler elbet bozulmaz. İlgili siyasi duruşa göre anlaşmalar yapılır. Kurallar konur. Sanırım Göçmenler konusu veya güvenlik gereksinimleri bunlardan birkaçdır. Ama sanki bir kesime göre Türkiye istiyor ve gerekeni yapmasına rağmen üye alınmıyor probagandası yapılmaktadır. Halbuki tam aksi zemin böyle olunca, brakın yeni adımları, atılan adımlardan dahi vazgeçildi. İstanbul sözleşmesinden AİHM bakışına dek. Ama probaganda işliyor. İnanan da olunca işler tamamdır. AB zaten son dönemlerde çekici olma özeliğini de kaybeti. Ama yine de Erdoğana ençok destek Avrupadan gelmektedir. Onun iktidarda kalıp ilişkiler sürdürülüyor. Unutmadan: Kıbrısın da garantörü olan İngiltere AB dışına çekildi. Ozaman da neden tüm Kıbrısı AB denetimine versin?
Atış serbes ve dilenen söylenme kuralı sürdüğüne göre son dönemin Tufanlaşan lafına da gelelim: tufan seçim probagandasında açıkça TC kökenlilere Avrupa yani AB yurttaşlığı sözü veriyor. Oysa bu konuda Kıbrıs cumhuriyeti yurttaşı olunca AB yurttaşı olunduğu tamamlayıcı cümlesini hiç kulanmıyor. Nasılolsa atılanı tutacak çıktıktan sonra diyecek söz de kalmadı.
Elbet resmi söylem kadar foncularımız da var. onlarda tezleri için AB üyeliği ile dayatması şartına sarılıyor. Fakat hiçbir zaman denilenler olmadı. Hele şimdi tam da Türkiye AB üyesi yerine ikili anlaşmalarla çerçeveği kurup AB uyum cenderesine girmeden faydasına oynarken, AB de istemediği Türkiye üyeliğini yapmadan, ikincil eksenli anlaşmalarla durumu sürdürme peşindedir. Ozaman üyelik falan da yok. Tabi koşullara göre yarın başka konu gündeme gelmesi de ihtimal. Ama günümüzdeki ilişki yelpazesi böyledir. Ama AB üyeliği veya benzer çıkışlı eksiki eklektik ve faydacı duruşlar resmi idolojikleşip veya siyasal seçenek olarak kulandıkça, biz olanları değil istenilenlerle tartışmaya devam edeceğimiz kesin.
Son bir not: Kıbrıs konusunda en siyasal etkin devlet ingilteredir. Bunu pek dilendiren yok. İngiltere ile Türkiye ilişkileri de oldukça iyi. Kuzey Kıbrıs gerçeği ile iki garantör resmi ortadayken, neden bunlar AB teslimyetini kabul etsinler. Türkiyenin hem Kıbrısa çekilmesi hem de AB içinde üyelik daveti dahi almasını sağlayanın da İngiltere olduğu da bilinmesi gereken gerçektir. Ama bunlar hepsi sıfırlandı.
Geriye ne mi kaldı: Avrupa bizi istemiyor. Çifte standart uyguluyor. Türkiyeği zaten almazlar sıralaması uzar gider. Foncular da AB üyesi olmak isterse Kıbrıs sorununu çözsün diyorlar. Oda yakın tarihte nasıl kaç defa yalanlandığı bilgileri de yaygındır. Ama işe devam. Hele bazı çıkar için kulanma çabalrına, gezip tozmalara gırla gidilip gelinsin.



