Enerji politikalarının küresel siyaseti belirlemesi, iklim krizini yalnızca çevresel değil, ekonomik ve politik bir sorun hâline getiriyor. Krizin ulaştığı boyut mevcut sistemin sürdürülemezliğini açığa çıkarırken, geliştirilen gerçek dışı çözümler küreselden yerele uzanan bir meşruiyet krizinin dışavurumudur. Zira kararlar gezegenin geleceği için kamucu bilimsellikle değil, egemenlerin politik ve ekonomik tercihleriyle şekilleniyor. Küresel kapitalizm, kendi yarattığı ekolojik çöküşü yeni kâr kapıları ve teknokratik yönetim modelleri üzerinden aşmaya çalışırken, toplumsal rızayı da “yeşil” ambalajıyla manipüle ediyor.
İnsanlık, teknolojik ilerleme söyleminin yıkıcı sonuçlarıyla ilk kez 40 yıl önce Çernobil faciası ile yüzleşti. Çernobil, yalnızca bir reaktör kazasının ötesinde riskleri gizleyen, toplumu dışlayan ve teknolojiyi “mutlak güvenlik” söylemiyle meşrulaştıran siyasal aklın çöküşünü görünür kıldı. Nükleer projelere 1950›lerden itibaren sıcak bakılan Türkiye’de bu felaket, ilk on yıldaki doğum anomalileri ve bugün Karadeniz’de neredeyse her evde yaşanan kanser vakalarıyla acı bir deneyim olarak sürüyor.
Araştırmalar, nükleer santrallerin çevresindeki 5 kilometrelik yarıçapta yaşayan çocuklarda lösemi vakalarını ortaya koyarak radyasyonun sınır aşan doğasını kanıtlıyor. Buna rağmen nükleer enerji hükümetlerin planlarında yerini koruyor. O yıllarda kameralar karşısında nükleer tehlikeyi hafifleten ve halkın risk algısını manipüle eden siyasilerin tutumu, bugün iktidar tarafından Akkuyu Nükleer Güç Santrali üzerinden yeniden sergileniyor.
Küresel ölçekte hangi teknolojilerin “çözüm” olarak sunulacağı, hangi krizlerin normalleştirileceği güç ilişkileri içinde belirlenir. Tek riski radyasyon olmayan nükleerin, Türkiye’de 2010 yılında proje anlaşmasının yapılmasından itibaren geçen 16 yılda hâlâ tek bir birim enerji üretememiş Akkuyu örneğindeki gibi on yılları bulan inşa süreleri, karbon yükü ve devasa su tüketimi söz konusuyken “iklim çözümü” olarak pazarlanması tam anlamıyla bir “toplumsal zaman gaspıdır”.
NÜKLEER ENERJİ YEŞİL DEĞİLDİR
Bu gaspın failleri, halihazırda küresel enerji talebinin yalnızca yüzde 9’unu karşılayan nükleer enerji kapasitesini 3 katına çıkarma hedefini ortaya atan ve Çernobil sonrası dönemdeki kadar düşük bir enerji arzıyla kurtarılmayı bekleyen nükleer endüstrinin kendisidir. Bu doğrultuda mevcut reaktör kapasitesinin artırılması ve henüz rüştünü ispatlamamış küçük modüler reaktörlerin devreye alınması planlanırken, Dünya Bankası’nın nükleer enerji için 1950’lerden sonra yeniden fon sağlama kararı da sektörün küresel ölçekte destekleneceğini gösteriyor. Küresel enerji ihtiyacının giderek daha da artmasıyla, yapay zekâ şirketlerinin nükleer şirketlerle milyon dolarlık anlaşmalar yapması da iklim krizini önlemeye dönük gerçek çözümlerden uzaklaşılması ihtimalini kuvvetlendiriyor.
Nükleer enerji, son yıllarda iklim krizini meydana getiren iklim değişikliğinin temelinde fosil yakıt kullanımına bağlı küresel ısınmanın bulunması nedeniyle, karbonsuz teknoloji söylemiyle “yeşile boyanarak” karşımıza çıkarılıyor. Oysa nükleer yakıt çevrimi içinde düşünüldüğünde, nükleer santrallerin karbonsuz teknoloji imajı da yıkılır. Araştırmalar, madencilikten başlayarak tüm üretim süreçleri üzerinden kıyaslandığında nükleer enerji üretiminin güneş enerjisine göre 3, rüzgâr enerjisine göre de 6 kat daha yüksek karbon saldığını ortaya koymuştur. Üstelik doğa ile temasının en az 1 milyon yıl kesilmesi gerektiği için kurulması gereken nihai atık deposu bu hesaba dahil bile değildir. 1950’lerden günümüze halkların ve belediyelerin kendi topraklarında nükleere izin vermemiş olması bakımından dünyada nihai bir nükleer atık deposu hâlâ operasyona başlatılamamıştır. Ayrıca Greenpeace tarafından yapılan araştırma, 1 megawatt saat elektrik üretmek için rüzgâr enerjisinin 0, güneş enerjisinin 100 litre, nükleer enerjinin 2550 litre, kömürlü termik enerjinin ise 2600 litre su kullandığını göstermektedir.
TEKNOKRASİYİ VE EKOLOJİK POLİTİK TAHAKKÜMÜ AŞMAK
Türkiye açısından COP 31 ev sahipliği tartışmaları eşliğinde geçmişten bugüne değişmeyen yegâne şey, otoriter yönetim anlayışı ve meşruiyet krizini örtbas etme çabasıdır. Üstelik iklim siyaseti içinde nükleer enerjinin yanlış bir tercih olarak dayatılması, rüzgâr, güneş ve enerji verimliliği gibi hızlı, dağıtık ve merkeziyetsiz çözümlerden kaynak çalmak anlamına gelir. Dolayısıyla bugün sergilenmesi gereken toplumsal irade, klasik bir çevreci itirazın ötesine geçerek yaşamın bütünleşik savunmasını ortaya koyan yeni bir kamusallık olmalıdır. Bu açıdan iklim siyasetinde nükleer karşıtlığı, bugünün “adil dönüşümünün” turnusol kağıdıdır. Zira dönüşüm, halkı nesneleştiren, riski şeffaf olmayan şekilde paylaştıran nükleer gibi yapılar üzerinden kurgulanıyorsa, o dönüşüm ne adildir ne de yeşil!
Tüm bu tartışmanın ışığında denebilir ki COP 31 süreci Türkiye için yalnızca teknik bir enerji arzı meselesi değil; toplumsal yapının, karar alma mekanizmalarının ve risk yönetiminin nasıl şekilleneceğine odaklanılması gereken politik bir eşiktir. Bu doğrultuda Türkiye’deki sivil toplumun temel görevlerinden biri, merkeziyetçi üretim biçimine tabi olup toplumsal zamanı gasp eden dar teknik çerçevedeki nükleer enerjinin bir “iklim çözümü” olarak meşrulaştırılmasına itiraz etmektir.
Teknolojik olanın politik olması bakımından nükleer odaklı tartışmaları sadece karbon emisyonları üzerinden değil, kamusal fayda, toplumsal maliyetler, demokratik katılımın engellenmesi ve riskin sınıfsal adaletsizliği üzerinden okumak gereklidir. Özellikle iklim krizi koşullarında asıl soru, enerji üretmenin ötesinde, nasıl bir toplumda yaşayacağımıza kimin karar vereceğidir. Bu nedenle COP 31’e giderken Türkiye’de iklim adaletini sağlama çabası, her şeyden çok demokratik bir toplumsal gelecek mücadelesidir. Dolayısıyla müdahil olmamız gereken alan enerji politikasından ibaret değildir; yaşamın, kamusallığın ve demokratik geleceğin nasıl savunulacağıdır.
Bu değerlendirme Arel Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Bölümü tarafından gerçekleştirilen “COP 31’e Giden Süreçte Türkiye’de İklim Adaleti ve Sivil Toplum Sempozyumu”nda sunulan bildiriye dayanmaktadır.



