Sevgili Aliye Ummanel’in yazıp yönettiği “Bir İhtimal Kabare” oyununu, geçtiğimiz pazartesi akşamı 3. temsilinde Bandabulya Sahnesi’nde izledim. Biliyorsunuz, LBT’nin hiçbir oyununu kaçırmam ve hemen hemen tüm oyunlarını genellikle ilk temsillerinde izlerim.
Oyun oynanmadan önce sahne fotoğrafları sosyal medyada paylaşılmıştı. Renkli kostümler, danslar, müzik çok güzel görünüyordu; oyunu izlemek için çok heyecanlıydım doğrusu. Yurt dışında olduğumdan ilk iki temsili kaçırmıştım.
“Bir İhtimal Kabare” oyunu Bandabulya Sahnesi’nde oynanıyor. Küçük, sıcak, samimi; izleyici ile oyuncuların çok da uzak olmadığı bir salon Bandabulya Sahnesi. Oyun salonuna girdiğinizde oyuncular sahnede oluyorlar; oyun başlamadan sahne açılıyor. Oyunun dekoru tam bir kabare sahne arkasıydı.
Sevgili Aliye Ummanel, Kıbrıs için pek de hatırlanmak istenmeyecek bir dönemi bir kabare üzerinden biz izleyicilere anlatmak istemiş. O dönemi yaşayanlar için hiç de kolay olmayan zamanlara bir kabareden ayna tutmak istedi. Çünkü müzik de dans da eğlence de evrenseldir. Eğlencenin dini de dili de ırkı da yoktur.

“Bir İhtimal Kabare” oyunu, 1958-1963 yıllarında Lefkoşa’da Ermeni Agop tarafından işletilen bir kabarede geçiyor. 1958 yılı, Kıbrıs tarihinde çok önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. O yıllar, adada toplumlar arası çatışmaların, siyasi kırılmaların ve Lefkoşa’nın bölünmesinin ilk fiilî adımlarının atıldığı yıllardı. Ülke İngiliz sömürgesindeydi; Rumlar Enosis’i, Türkler ise Taksim fikrini öne çıkarıyordu. Haziran 1958’de Lefkoşa dikenli tellerle ikiye ayrılmıştı. Şimdilerde Yeşil Hat olarak anılan sınır hattı…
Oyun, tüm bu dönemi Ermeni Kıbrıslı Agop’un anlatımıyla, işlettiği kabare üzerinden özetliyor. Agop’un kabaresinde bir İngiliz, bir Rum ve bir Kıbrıslı Türk solist çalışıyor. Üç kadın solistin tatlı çekişmeleri ve atışmaları; farklı dilde, farklı dinde olsalar da orta yolu bulup nasıl birlikte çalıştıklarını anlatıyor. Agop’un dediği gibi:
“Ne olursa olsun ekip ruhuyla beraber çalışacayık, orta yolu bulacayık, müşterileri eğlendireceyik.”
Osman Ateş, her zamanki gibi müthiş bir enerjiyle oynadı Agop karakterini. Agop; hem kabare işletti hem de çalışanlarına birlik ve beraberliği öğretti. İnanılmaz mesajlar verdi. Hangi dinden olduğumuzun bir önemi olmadığını sürekli vurguladı. Beraber yaşamayı, birlikte orta yolu bulmayı öğütledi tüm oyun boyunca.
1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilanıyla, Kıbrıslı Rum veya Kıbrıslı Türk olmayan diğer topluluklara “azınlık” dendi ve illa ya Türk ya da Rum olmaya zorlandılar. Oysa yıllardır Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıslılardı; Ermeniler de, Maronitler de, Latinler de…
Agop’un deyişiyle:
“Kıbrıslı Rum veya Kıbrıslı Türkün altını çizerek ihtimalin üstünü çizmiş oldular.”
“Gerçek azınlık, insanları ırklarına göre ayırmayanlar; herkesi bir görenler ve hangi taraftan olduklarını sormayanlardır.”

Agop’un söylediği bu söz, şu an bile güncelliğini koruyor değil mi? Şimdilerde esas azınlık biz Kıbrıslı Türkleriz; tıpkı Ermeniler, Maronitler, Latinler gibi. Kendi ülkemiz için karar veremiyoruz. Barış kelimesini kullanamıyoruz. Kıbrıslılığımızı ifade edemiyoruz; seçimlerimizi biz yapamıyoruz, ülkemiz hakkındaki hiçbir kararı özgürce alamıyoruz. Ah Agop, şimdilerde buralarda olsaydın ne derdin acaba?
Agop, “Bozmayın moralinizi, 40 yıl böyle gidecek değil ya; elbet geçecek bu günler.” demişti 1960’lı yıllarda. Ah Agopçuğum, tam 66 yıl geçti o yıldan bu yana; hiçbir şey değişmedi bu kadersiz arada. O altı çizilen Kıbrıslı Türkler şimdi azınlık oldu; diğer Ermeniler ve Maronitler gibi.
Oyun, şarkılarla, tatlı atışmalarla, danslarla başladı. Eğlendik, şarkılara eşlik ettik. Kimi şarkılar Türkçe, kimi şarkılar Rumca, kimi şarkılar İngilizce okundu. Tam da kabarede gibiydik. Renkli kostümler, espriler, kahkahalar…
Derken silah sesleri duyuldu ve o dönemin acı gerçekleri tokat gibi vurdu izleyenlerin yüzüne. Kabarenin arka sokaklarına bombalar düştü; insanlar öldü, korkular gün yüzüne çıktı. İrkildik. O dönemi yaşayanların, yakından şahit olanların gözlerinden yaşlar aktı finalde.
O dönemi çok da dramatize etmeden öyle bir anlattı ki Sevgili Aliye Ummanel, göğsümüzün orta yerinde hissettik savaşların gerçek yüzünü; bölünmenin ne demek olduğunu, birlikte yaşamayı becerememenin sonuçlarını…
Oyuncular şahaneydi. Özgür Oktay, Anita rolüyle efsaneydi. Özgür’ün de diğer oyuncuların da seslerinin güzel olduğunu biliyorduk ama bu oyunda inanılmazdı. Hem Türkçe hem de Rumca şarkılar okudu. Kabaredekilerin ablası gibiydi; hem eğlendirdi hem de savaş travmasını tüm bedenimizde hissettirdi.
Hatice Tezcan, Georgina adında İngiliz bir solisti oynadı. Oyunun seksi şarkıcısıydı. Anita’yla sürekli didişen bu karakterin tam da rolünün hakkını verdi. “Bu gece gel” sözüyle kabareye gelen Mustafa’ları bile davet etti. “Ya Mustafa ya Mustafa” şarkısını hem Türkçe hem İngilizce okudu.
Döndü Özata, Azize rolüyle kabarede kostümlerden sorumluydu. Dikilen kostümlerden bahsedilirken beni çocukluğuma götürdü. Annem terziydi; terziliği Omorfo’da çok meşhur bir Rum terziden öğrenmişti. Tıpkı oyunda anlatıldığı gibi; kumaş İngiliz, terzi Rum, kumaşı satan Türk, ayakkabıcı Kıbrıslıydı.
Gülsade Dede, Nefise rolüyle kabarenin Türk solistiydi. Aşkı vurguladı; aşkın da dili, dini olmadığını… Aşkın ne duvar, ne dikenli tel, ne din-dil, ne ırk, ne de ölüm korkusu tanımadığını anlattı.
Altekin Enginel, yani Fandi Mustafa; kabarenin getir götür işlerini yapan, gazetelerin haberlerini getiren çalışandı. Elinde Taksim marka kolaları taşıdı oyun boyunca ve sonunda kara haberi verdi.
Oyundaki müzik seçimleri de çok iyiydi. Hatta özgün müzikler vardı. “Dünya İçinde Dünya” ve “Düşürme Yüzünü” parçalarını Aliye Ummanel yazdı, Ersen Sururi besteledi. “Güzelim Sen Görününce Köşeden” adlı kantoyu ise Aliye Ummanel yazdı, müziğini Osman Ateş yaptı.
Oyunu, Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ile birlikte 3. temsilinde izledik. Agop, yani Osman Ateş, birçok önemli mesajı tam da Tufan Erhürman’ın gözlerinin içine bakarak söyledi.
Gerçekten var mıdır artık bir ihtimal, açıkçası bilemiyorum ama yaratılabilir kanaatindeyim.
Oyunu kızımla izledim. Oyun sonrası Helin bana neden bu kadar ağladığımı sordu. Nasıl anlatabilirdim ki kızıma 53 yılı? Kıbrıs halklarının neler çektiğini nasıl özetleyebilirdim? Savaştık, bölündük, parçalandık; korktuk, acılar yaşadık, kayıplar verdik. En mühimi, tüm toplum olarak travmalar yaşadık. Yaralıyız hepimiz. Ve bazen bir cümle o yaraları kanatabiliyor…
Oyun bitiminde, konunun muhatabı olan Sayın Cumhurbaşkanı’yla biraz sohbet etme şansı yakaladık. Helin ile sohbet ettiler. Helin, Almanya’da psikoloji lisans eğitimini bu yıl tamamladı; dört dil biliyor. Kimliksiz bir Kıbrıslı Helin de… Önümüzdeki ay Köln’de yüksek lisansa başlayacak.
Var mı bir ihtimal Sayın Cumhurbaşkanım? Birlikte yaşamayı başaracak mıyız? Çocuklarımıza olan hasretimiz bitecek mi? Evlatlarımızı geri döndürebilecek misiniz? Dünya içinde bir dünya yaratabilecek miyiz?
“Bir İhtimal Kabare”, sahneden indikten sonra da bitmiyor; sokakta, evde, çocuklarımızın sorularında devam ediyor. Çünkü bu oyun yalnızca bir geçmiş anlatısı değil; geleceğe bırakılmış bir not, bir vicdan çağrısı.
Oyun yazarı Aliye Ummanel’i kutlarım. Çok iyi bir oyun çıkarmış. Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun vizyon ve misyonuna yakışır bir oyundu. Emeği geçen herkesi; oyuncuları, müzisyenleri, dansçıları, dekorundan ışığına tüm emekçileri kalben tebrik ediyorum.
İyi ki LBT var.




